“Casusluk” suçlamasıyla 4 Temmuz 2025’te tutuklanan ve etkin pişmanlıktan yararlanabilmek için ifade veren Hüseyin Gün’ün iddiaları üzerine açılan davanın ilk duruşması, Silivri’deki Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu karşısında bulunan 4 no’lu duruşma salonunda görülüyor. Duruşma salonunun küçük olması nedeniyle girişte jandarma, izleyiciler, avukatlar ve basın mensupları arasında tartışmalar yaşandı. İmamoğlu, Yanardağ, Özkan ve Gün jandarma eşliğinde duruşma salonuna getirildi. Bu sırada Yanardağ, “Amerikancı bir iktidar var. Emperyalizmin işbirlikçileri yurtseverleri casuslıkla suçluyor” diye izleyici kısmına seslendi.
HÜSEYİN GÜN, SAVUNMA YAPTI
Mahkeme Başkanı, ilk olarak Hüseyin Gün’ün savunmasıyla başlanacağını söyledi. Duruşmada, kimlik tespitinin ardından Gün’ün, savunmasına başladı.
Gün’ün savunmasından öne çıkanlar şöyle:
“Hakkımdaki süreç, 2 Mart 2025 tarihinde 112 Acil Çarı Merkezi’ne yapılan bir ihbarla başladı. Bu ihbar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu tarafından 2025/5759 değişik iş numarasıyla yakalama kararı çıkarıldı. Oysa ben bu süreçten tamamen habersizdim. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapay zekâ fabrikası kurulmasına ilişkin çalışmalar yürütüyordum. 30 Haziran 2025 tarihinde Türkiye’ye döndüğümde, İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındım. Gözaltı sırasında cep telefonuma ve dizüstü bilgisayarıma el konuldu. Dijital materyallerimin tüm şifrelerini kendi rızamla kolluk kuvvetlerine teslim ettim. Çünkü kendimden emindim. Casus değilim.
Gözaltı sürem üç kez uzatıldı. İstanbul TEM Şube Müdürlüğü’ndeki işlemlerim 4 Temmuz 2025 günü sabah 06.30’da tamamlandıktan sonra tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildim. Ardından İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından TCK 328/1 kapsamında ‘siyasal veya askeri casusluk’ suçlamasıyla tutuklandım. Soruşturma devam ederken dijital materyaller üzerinde yapılan incelemelerde; Sayın Ekrem İmamoğlu ile rahmetli annem Meral Hanım’ın bulunduğu bir fotoğraf ve birkaç mesaj nedeniyle bu kez ‘İmamoğlu suç örgütü yöneticiliği’ iddiasıyla yürütülen 2025/48620 sayılı soruşturmaya dahil edildim. 24 Ekim 2025 sabahı Silivri Cezaevi’ndeki hücremden alınarak yeniden İstanbul TEM’e götürüldüm. 25 Ekim akşamı başlayan ifadem, ertesi gün sabah 10.50’ye kadar sürdü. Bu kapsamda verdiğim ifade sonrasında savcılık tarafından serbest bırakıldım. Bu dosya halen İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmektedir.
‘CASUSLUK’ İDDİASINI REDDETTİ
Bugün huzurunuzdaki yargılamaya dayanak yapılan 4 Şubat 2026 tarihli iddianamede, TCK 328/1 kapsamında devletin güvenliği açısından gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin ettiğim ileri sürülmektedir. Bu iddiaların tamamı mesnetsizdir. Ben hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği açısından gizli kalması gereken herhangi bir bilgiyi casusluk amacıyla temin etmedim. Böyle bir teşebbüste de bulunmadım. Kimseyle de paylaşmadım. Nitekim ikinci ifademde de bu yönde tek bir ikrarım bulunmamaktadır. Çünkü ben ülkeme karşı casusluk yapmadım. Ayrıca kimseye de casusluk iftirası atmadım. Casus olmayan bir insan, başka birine casusluk iftirası atmaz.
Bu soruşturmanın temelinde; uyuşturucu ve yasa dışı bahis bağımlılığı bulunan muhbir Ümit Deniz Alaçak’ın geçmişe dayalı husumeti ve kıskançlığı vardır. Öz yeğeninin beni kendisine rol model olarak göstermesinden rahatsızlık duyduğu açıktır. Tüm suçlamalar bu kişisel husumetin ürünüdür. İddianame incelendiğinde, devletin güvenliği açısından gizli kalması gereken hangi bilgiyi temin ettiğime, bunu kime aktardığıma ya da hangi istihbarat görevlisiyle ne şekilde paylaştığıma ilişkin tek bir somut delilin bulunmadığı görülecektir.
Telefonumda kayıtlı yabancı devlet adamları, siyasetçiler, bürokratlar, emekli askerler veya istihbarat mensuplarıyla yaptığım görüşmeler suçlama konusu yapılmıştır. Oysa benim uluslararası iş hayatım ve geçmiş kariyerim dikkate alındığında bu ilişkiler hayatın olağan akışı içerisindedir. Ben uzun yıllardır dünyanın farklı bölgelerinde yatırım yapan bir iş insanıyım. Eğitimimi İngiltere’de tamamladım. Londra Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünden onur derecesiyle mezun oldum. Meslek hayatıma Cenevre’de petrol ticareti alanında başladım. Daha sonra Merrill Lynch’in Londra şubesinde yatırım uzmanı ve başkan yardımcısı olarak görev yaptım. Ardından Crédit Agricole’de kıdemli başkan yardımcılığı görevinde bulundum.
Daha sonra kendi sermayemle enerji, doğal kaynaklar ve finans sektörlerinde yatırımlar yaptım. Londra merkezli Avicenna Capital şirketini kurdum. Siyasetin ve özellikle Anglo-Sakson siyasetinin nasıl şekillendiğini anlamaya duyduğum ilgi nedeniyle çeşitli düşünce kuruluşlarında da faaliyet yürüttüm. Bu nedenle uluslararası çevrelerle ilişki içerisinde olmam son derece doğaldır. Hele ki 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına yurt dışında yürütülen diplomatik ve siyasi temaslar dikkate alındığında, iddianamede adı geçen kişilerle görüşmüş olmamın hayatın olağan akışına aykırı hiçbir yönü yoktur”.
'FUAT OKTAY’IN İSMİNİ VERDİ
Diğer taraftan iddianamede eklerindeki yazışmalarda sayın mahkemenizce yaptırılan Türkçe tercümelere bakıldığında, İstanbul TEM’de ve Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgum sırasında ayrıntılı biçimde belirttiğim üzere 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ ile mücadele için devletim adına yurt dışında aktif biçimde görev yaptığım ve bu kapsamda bilhassa Avrupa ve Amerika’da firari olan önde gelen FETÖ’cülerin açık kimliklerini, adreslerini, oradaki ilişki ağlarını, mal varlıklarını Türkiye’den çalınan, tespit edilerek ülkemize iadesi için yoğun destek verdiğim kolaylıkla tespit edilebilmektedir.
Nitekim emniyet güçlerinin el koyduğu cep telefonumda avukatıma teslim edilen imajında da imajına bakıldığında yetki belgesinin ekimde, ekim 2016 yani darbenin sıcak günlerinde, 1 Mayıs 2017’ye kadar geçerli olan tam yetki, full yetki, dönemin 2016-2018 yılları arasında dönemin Başbakanlık Müsteşarı ve 2018-2023 yılları arasında ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görev yapan Sayın Fuat Oktay tarafından Trident ve GPlus şirketlerine ülke ilişkileri ve tanıtımı yönlendirme, yönetme ve idare etme konusunda Türk devleti adına tam yetkiye haiz olduğu açıkça görülmektedir ve avukatım da size bu yetki belgesinin kopyasını ve resmi tercüman Türkçe tercümesini de size takdim edecek”.
'İDDİANAME'DE NELER VAR?
“Casusluk” iddianamesinde, “dijital materyallerinde bulunan ve İBB veri tabanına ait olduğu tespit edilen veriler üzerinden çok sayıda vatandaşın kişisel bilgilerine erişim sağlandığı, Ekrem İmamoğlu’nun vatandaşların kişisel bilgilerini, mevcut nüfuzun kullanılması suretiyle ele geçirerek yabancı istihbarat servisi elemanlarına aktardığı, bu durumdan siyasi olarak menfaat edinme gayesinde bulunduğu” iddia ediliyor. İddianamede, “Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkanı olması akabinde mensubu olduğu başta CHP’yi ele geçirerek Cumhurbaşkanı adayı olma yolunu açmak amacıyla faaliyetlerde bulunulduğu” da belirtiliyor.
İmamoğlu, savunma yaptı: "MİT konuşsun"
Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde tutukluı bulunan Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, İmamoğlu'nun siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün "siyasal casusluk" iddiasıyla tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşması görüldü. İmamoğlu, duruşmada yaptığı savunmada "İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı olarak açık çağrı yapıyorum, ortada gerçekten bir casusluk faaliyeti varsa, çıksınlar milletin önüne tek bir somut belge koysunlar. Tek bir belge. Milli İstihbarat Teşkilatı dahil ilgili bütün kurumlar konuşsun. Ekrem İmamoğlu ile ilgili tek bir somut delil göstersinler" dedi.
“Casusluk” suçlamasıyla 4 Temmuz 2025’te tutuklanan ve etkin pişmanlıktan yararlanabilmek için ifade veren Hüseyin Gün’ün iddiaları üzerine açılan davanın ilk duruşması, Silivri’deki Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu karşısında bulunan 4 no’lu duruşma salonunda görüldü. Duruşma salonunun küçük olması nedeniyle girişte jandarma, izleyiciler, avukatlar ve basın mensupları arasında tartışmalar yaşandı. İmamoğlu, Yanardağ, Özkan ve Gün jandarma eşliğinde duruşma salonuna getirildi. Bu sırada Yanardağ, “Amerikancı bir iktidar var. Emperyalizmin işbirlikçileri yurtseverleri casuslıkla suçluyor” diye izleyici kısmına seslendi.
HÜSEYİN GÜN, SAVUNMA YAPTI
Mahkeme Başkanı, ilk olarak Hüseyin Gün’ün savunmasıyla başlanacağını söyledi. Duruşmada, kimlik tespitinin ardından Gün’ün, savunmasına başladı.
Gün’ün savunmasından öne çıkanlar şöyle:
“Hakkımdaki süreç, 2 Mart 2025 tarihinde 112 Acil Çarı Merkezi’ne yapılan bir ihbarla başladı. Bu ihbar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu tarafından 2025/5759 değişik iş numarasıyla yakalama kararı çıkarıldı. Oysa ben bu süreçten tamamen habersizdim. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapay zekâ fabrikası kurulmasına ilişkin çalışmalar yürütüyordum. 30 Haziran 2025 tarihinde Türkiye’ye döndüğümde, İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındım. Gözaltı sırasında cep telefonuma ve dizüstü bilgisayarıma el konuldu. Dijital materyallerimin tüm şifrelerini kendi rızamla kolluk kuvvetlerine teslim ettim. Çünkü kendimden emindim. Casus değilim.
Gözaltı sürem üç kez uzatıldı. İstanbul TEM Şube Müdürlüğü’ndeki işlemlerim 4 Temmuz 2025 günü sabah 06.30’da tamamlandıktan sonra tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildim. Ardından İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından TCK 328/1 kapsamında ‘siyasal veya askeri casusluk’ suçlamasıyla tutuklandım. Soruşturma devam ederken dijital materyaller üzerinde yapılan incelemelerde; Sayın Ekrem İmamoğlu ile rahmetli annem Meral Hanım’ın bulunduğu bir fotoğraf ve birkaç mesaj nedeniyle bu kez ‘İmamoğlu suç örgütü yöneticiliği’ iddiasıyla yürütülen 2025/48620 sayılı soruşturmaya dahil edildim. 24 Ekim 2025 sabahı Silivri Cezaevi’ndeki hücremden alınarak yeniden İstanbul TEM’e götürüldüm. 25 Ekim akşamı başlayan ifadem, ertesi gün sabah 10.50’ye kadar sürdü. Bu kapsamda verdiğim ifade sonrasında savcılık tarafından serbest bırakıldım. Bu dosya halen İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmektedir.
‘CASUSLUK’ İDDİASINI REDDETTİ
Bugün huzurunuzdaki yargılamaya dayanak yapılan 4 Şubat 2026 tarihli iddianamede, TCK 328/1 kapsamında devletin güvenliği açısından gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin ettiğim ileri sürülmektedir. Bu iddiaların tamamı mesnetsizdir. Ben hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği açısından gizli kalması gereken herhangi bir bilgiyi casusluk amacıyla temin etmedim. Böyle bir teşebbüste de bulunmadım. Kimseyle de paylaşmadım. Nitekim ikinci ifademde de bu yönde tek bir ikrarım bulunmamaktadır. Çünkü ben ülkeme karşı casusluk yapmadım. Ayrıca kimseye de casusluk iftirası atmadım. Casus olmayan bir insan, başka birine casusluk iftirası atmaz.
Bu soruşturmanın temelinde; uyuşturucu ve yasa dışı bahis bağımlılığı bulunan muhbir Ümit Deniz Alaçak’ın geçmişe dayalı husumeti ve kıskançlığı vardır. Öz yeğeninin beni kendisine rol model olarak göstermesinden rahatsızlık duyduğu açıktır. Tüm suçlamalar bu kişisel husumetin ürünüdür. İddianame incelendiğinde, devletin güvenliği açısından gizli kalması gereken hangi bilgiyi temin ettiğime, bunu kime aktardığıma ya da hangi istihbarat görevlisiyle ne şekilde paylaştığıma ilişkin tek bir somut delilin bulunmadığı görülecektir.
Telefonumda kayıtlı yabancı devlet adamları, siyasetçiler, bürokratlar, emekli askerler veya istihbarat mensuplarıyla yaptığım görüşmeler suçlama konusu yapılmıştır. Oysa benim uluslararası iş hayatım ve geçmiş kariyerim dikkate alındığında bu ilişkiler hayatın olağan akışı içerisindedir. Ben uzun yıllardır dünyanın farklı bölgelerinde yatırım yapan bir iş insanıyım. Eğitimimi İngiltere’de tamamladım. Londra Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünden onur derecesiyle mezun oldum. Meslek hayatıma Cenevre’de petrol ticareti alanında başladım. Daha sonra Merrill Lynch’in Londra şubesinde yatırım uzmanı ve başkan yardımcısı olarak görev yaptım. Ardından Crédit Agricole’de kıdemli başkan yardımcılığı görevinde bulundum.
Daha sonra kendi sermayemle enerji, doğal kaynaklar ve finans sektörlerinde yatırımlar yaptım. Londra merkezli Avicenna Capital şirketini kurdum. Siyasetin ve özellikle Anglo-Sakson siyasetinin nasıl şekillendiğini anlamaya duyduğum ilgi nedeniyle çeşitli düşünce kuruluşlarında da faaliyet yürüttüm. Bu nedenle uluslararası çevrelerle ilişki içerisinde olmam son derece doğaldır. Hele ki 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına yurt dışında yürütülen diplomatik ve siyasi temaslar dikkate alındığında, iddianamede adı geçen kişilerle görüşmüş olmamın hayatın olağan akışına aykırı hiçbir yönü yoktur.”
FUAT OKTAY’IN İSMİNİ VERDİ
Diğer taraftan iddianamede eklerindeki yazışmalarda sayın mahkemenizce yaptırılan Türkçe tercümelere bakıldığında, İstanbul TEM’de ve Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgum sırasında ayrıntılı biçimde belirttiğim üzere 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ ile mücadele için devletim adına yurt dışında aktif biçimde görev yaptığım ve bu kapsamda bilhassa Avrupa ve Amerika’da firari olan önde gelen FETÖ’cülerin açık kimliklerini, adreslerini, oradaki ilişki ağlarını, mal varlıklarını Türkiye’den çalınan, tespit edilerek ülkemize iadesi için yoğun destek verdiğim kolaylıkla tespit edilebilmektedir.
Nitekim emniyet güçlerinin el koyduğu cep telefonumda avukatıma teslim edilen imajında da imajına bakıldığında yetki belgesinin ekimde, ekim 2016 yani darbenin sıcak günlerinde, 1 Mayıs 2017’ye kadar geçerli olan tam yetki, full yetki, dönemin 2016-2018 yılları arasında dönemin Başbakanlık Müsteşarı ve 2018-2023 yılları arasında ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görev yapan Sayın Fuat Oktay tarafından Trident ve GPlus şirketlerine ülke ilişkileri ve tanıtımı yönlendirme, yönetme ve idare etme konusunda Türk devleti adına tam yetkiye haiz olduğu açıkça görülmektedir ve avukatım da size bu yetki belgesinin kopyasını ve resmi tercüman Türkçe tercümesini de size takdim edecek.”
İMAMOĞLU: "MERDAN YANARDAĞ’IN DA TELEVİZYONU SUSTURULACAK"
Ardından duruşmada savunma yapan Ekrem İmamoğlu, bu iddianemelerin tek hedefinin Ekrem İmamoğlu’nu tasfiye etmek olduğunu belirterek, “Hedef belli, Ekrem İmamoğlu tasfiye edilecek, Necati Özkan’ın tutukluluğu uzatılacak, Merdan Yanardağ’ın da televizyonu susturulacak. Bakın açık söylüyorum: ‘Kanalına çökelim, susturalım’ anlayışıyla hareket ediyorlar” diye konuştu.
Utanmadan, “Merdan Yanardağ bu yapının medya ayağıdır” dediklerini söyleyen İmamoğlu, “Kendisi burada. Ben Merdan Bey’i en fazla iki ya da üç kez televizyon programına çıktığımda görmüşümdür. Onun dışında hukuksuzluklara maruz kaldığında geçmiş olsun telefonu açmışımdır. Gazetecidir sonuçta. Bazen beni eleştirmiştir de. Aleyhime yorumlar yaptığı da olmuştur. Ama şimdi kalkıp benim medya ilişkilerimi yöneten kişi gibi göstermeye çalışıyorlar. Gerçekten insan hayret ediyor. Daha da ileri gidiyorlar: 11 Haziran’da Necati Özkan’la tanışan bir kişinin, sadece 10 gün içinde bana ‘Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük demokrasi zaferini kazandırdığı’ iddia ediliyor. Sözde manipülasyon yapmış. Birazdan anlatacağım size asıl manipülasyonun ne olduğunu” ifadelerini kullandı.
"BU İFTİRALARI YAZANLARA, CASUSLUK VE VATAN HAİNLİĞİ SUÇLAMALARINI AYNEN İADE EDİYORUM"
Ekrem İmamoğlu, İstanbul halkının iradesini, milyonların değişim talebini, milletin sandıkta verdiği kararı yok sayan bu yaklaşımın artık akıl dışı bir noktaya geldiğini söyledi.
İmamoğlu, şunları kaydetti:
“Bu yaklaşım kötülüğün zirvesidir. Akıl ve ciddiyet sınırlarını zorlayan bir zihniyettir. Az önce size okuduğum metinler var ya… İşte o kirli zihniyet bugün önümüze bu çöp belgeyi koyarak 2019 İstanbul seçimlerini tartışmalı hale getirmeye çalışıyor. Ve bunu yaparken bize ‘casus’, ‘vatan haini’ diyorlar. Ben de buradan açıkça söylüyorum: Bu iftiraları yazanlara, bu kötü akla, bu kötü zihniyete; casusluk ve vatan hainliği suçlamalarını aynen iade ediyorum. Ve ilerleyen yıllarda haklı çıktığımızda kimse şaşırmasın. Benim alnım açık. Benim için bu ülkenin 86 milyon yurttaşının tamamı vatanseverdir. Ben bu ülkeye öyle bakarım. Ama bugün bu iftiraları atan anlayış, milletin iradesine düşmanlık etmektedir. Mesele çok açıktır Sayın Başkan. Kasım 2018’de aday oldum. Sonrasını uzun uzun anlatmayacağım.
Ama herkes şunu hatırlasın: 31 Mart 2019 gecesi seçimi kaybedenler, sonucu kabul etmek yerine milli iradeyi gasp etmeye kalktı. Anadolu Ajansı veri akışını kesti. Yüksek Seçim Kurulu üzerinde baskı kuruldu. Kamunun bütün imkânları harekete geçirildi. Ve o gece İstanbul’un dört bir yanına ne astılar biliyor musunuz? ‘Teşekkürler İstanbul.’ Henüz seçim sonucu kesinleşmeden zafer ilan ettiler. Gece saat 11’de İstanbul’un her yerinde afişler hazırdı. Bu bir günlük hazırlık değildir. Bunun planlaması haftalar sürer. Ama milletin iradesi başka türlü tecelli etti. Buna rağmen utanmadan, arlanmadan günlerce o afişleri indirmediler. Ben mazbatamı 18 gün sonra alabildim. 18 gün boyunca o afişler İstanbul sokaklarında kaldı. Hatta belediyeye geldikten sonra bile kaldırılmadı. Çünkü talimat bekliyorlardı. 23 Haziran’a kadar o tabelaların bir kısmı hâlâ duruyordu. Gerçekten utanç vericiydi. Ben böyle bir şeyi hayatımda yapamam. Kazanmadığım bir seçimi kazanmış gibi ilan etmekten utanırım. Bu demokrasi kültürüyle bağdaşmaz. Çünkü demokrasinin asaleti sadece kazanmayı değil, kaybetmeyi de bilmektir. Ama onların sırtını dayadığı başka bir güç vardı. Milletin değil, gücün verdiği kibir vardı. Fakat millet buna izin vermedi. Sandık başından ayrılmayan insanlar… Gece boyunca demokrasi nöbeti tutan yurttaşlar… Siyasi görüşü ne olursa olsun milli iradeye sahip çıkan insanlar… Bu mücadeleyi hep birlikte kazandı. Sadece CHP’liler değil. Sadece İYİ Partililer değil. Yüz binlerce gönüllü yurttaş demokrasiye sahip çıktı. Çünkü demokrasiye sahip çıkmanın partisi olmaz. Bir tek oyun peşine düşen vatandaşlarımız sayesinde milli iradeye yönelik o girişim püskürtüldü. Ama yetmedi. Bu kez başka yöntemlere başvurdular.
"6 MAYIS 2019, YAŞANANLARIN İLK PROVASIYDI"
6 Mayıs 2019 aslında bugün yaşananların ilk provasıydı Sayın Başkan. Milli iradeye yönelik ilk sivil darbe o gün gerçekleştirildi. Ama biz o gece öfkeyle değil, milletimize duyduğumuz inançla ayağa kalktık. Sultanbeyli’de iftar programındaydık. Oradan kalkıp Beylikdüzü Yaşam Vadisi’ne gittik ve milletimize şunu söyledik: ‘Hak yemedik, hakkımızı da yedirmeyeceğiz.’ Ve yeniden yola çıktık. Sonrasında Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca insan bu mücadeleye omuz verdi. Ben herkese teşekkür ettim. Çünkü bu mücadele yalnızca bir kişinin mücadelesi değildi. Bazen bir çocuk geldi: ‘Ben sana seçim kazandırdım’ dedi. Bazen bir hanımefendi: ‘Ev ev dolaştım, senin için çalıştım’ dedi. Bunların yüzlercesini yaşadım. Bir sabah Taksim’de, Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde yürürken küçücük bir çocuk gördüm. Altı yaşında ya da en fazla yedi yaşındaydı. Kalabalığın arasından babasının elini çekiştiriyor. Belli ki yanıma gelmek istiyor ama çekiniyor. Babaya dönüp: ‘Bırakın gelsin’ dedim. Koşarak geldi, boynuma sarıldı. Fotoğraf çektirdik. Sonra babası kulağıma eğilip şunu söyledi: ‘Ben AK Partiliyim. Ama bu çocuk eşime ve bana sana oy verdirdi.’ Ben o çocuğa nasıl teşekkür ettim biliyor musunuz? Burada adı geçen herhangi bir kişiye ettiğim teşekkürün çok ötesinde bir duyguyla teşekkür ettim.
"KAZANILAN SEÇİM, MİLLETİN HELÂL OYLARIYLA KAZANILMIŞ BİR DEMOKRASİ ZAFERİYDİ"
Çünkü 2019’da kazanılan seçim, milletin helal oylarıyla kazanılmış bir demokrasi zaferiydi. Ama o seçimi iptal ettiler. Evet, bugün yaşananların ilk provası o gün yapıldı. İlk sivil darbe o gün gerçekleştirildi. Biz ise o gün milletle birlikte ayağa kalktık. Bayram ziyaretleri için Karadeniz’e gittim. Trabzon’a, doğduğum şehre… Şimdi burada gösterilen fotoğraflar var ya… İşte iddianame bunu bile suç unsuru gibi göstermeye çalışıyor. Sözde ‘manipülasyon.’ Bakınız Sayın Başkan: Bu fotoğraflar çekildiğinde bugün burada anlatılan şahısların hiçbiri yok ortada. Muhtemelen Ramazan Bayramı dönemiydi. Trabzon’da halkla bayramlaşma için sadece bir mesaj atıldı: ‘Yarın İskenderpaşa Camii önünde bayramlaşacağız.’ Hepsi bu. Ama ertesi gün meydana gittiğimizde yüz binlerce insan oradaydı. Bakın o meydan benim çocukluğumun meydanıdır. Cumhuriyet bayramlarını kutladığımız meydandır. Ben o meydanda ilkokul öğrencisi olarak törenlere katıldım. Ama hayatımda o kadar büyük bir kalabalığı ilk kez gördüm. Meydan dolu. Park dolu. Sokaklar dolu. Bayramın birinci günü insanlar oraya koşmuştu. Bu insanlar neden geldi? Çünkü millet iradesine sahip çıkıyordu. Çünkü insanlar demokrasiye sahip çıkıyordu.
"TÜRK MİLLETİYLE DALGA MI GEÇİYORSUNUZ?"
Sonra Trabzon’dan çıktık… Giresun… Ordu… Yol boyunca onlarca durak… Her yerde aynı coşku. Yüz binlerce insan. Ve şimdi çıkıp diyorlar ki: ‘Yok efendim şu uygulamayla seçim manipüle edildi.’ Türk milletiyle dalga mı geçiyorsunuz siz? Bu milletin demokrasi bilinciyle alay mı ediyorsunuz? İstanbul’a döndüğümüzde artık bambaşka bir atmosfer vardı. İlçe ilçe dolaşıyoruz… Bir mahallede 5 bin kişi… Bir meydanda 20-30 bin kişi… 13 bin 600 olan fark, bütün baskılara ve engellemelere rağmen 806 bine çıktı. Şimdi ise yargıya çöreklenmiş bir grup menfaat yolcusu çıkmış, bu büyük halk iradesinden suç üretmeye çalışıyor. Üstelik bunu yaparken İstanbul seçimlerini lekelemeye kalkıyorlar. Güya birkaç dakikalık bir görüşme… Üç beş rapor… WhatsApp’tan gönderilen analizler… Ve sözde bunlarla seçim sonucu değiştirilmiş.
Bakınız Sayın Başkan; Bu yaklaşım İstanbul halkının değişim talebini küçümsemektir. Milletin iradesini yok saymaktır. Bu ancak koltuğunu kaybetmek istemeyen bir siyasi zihniyetin saldırısı olarak tarif edilebilir. Bir de anketler var. Bakınız: 14-15 Haziran tarihli anket… Yüzde 54’e yüzde 43,9. Arada yaklaşık 10 puan fark var. Daha burada adı geçen kişilerle tanışalı birkaç gün olmuş. Başka bir ankette fark 9 puan. Bir diğerinde 13 puan. Bir diğerinde 7 puan. Yani toplumdaki değişim dalgası zaten ortadaydı. Bu sonuçları başka nasıl açıklayacaksınız? Ama buna rağmen iddianamede ne yazıyor? ‘Siyasal casusluk suçunun, 2019 yerel seçimlerini manipüle etmek suretiyle şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanmasını sağladığı…’ İşte önümüzde duran iddia budur. Ve bu iddia, milletin iradesini anlamayan bir zihniyetin ürünüdür.
"BU HUKUKSUZLUĞUN PEŞİNİ ASLA BIRAKMAYACAĞIM"
Benim Silivri’ye girdiğimde gücüm yüzse şimdi yüzbin. Bana iyilik yapan insan karşısında mahcup olurum. Ama bana kötülük yapılıyorsa, bu millete kötülük yapılıyorsa, işte o zaman benim cesaretimin sınırını kimse ölçemez. Bunu yaradan bilir. Buradan açıkça ifade ediyorum, bu uydurma iddianamelere imza atanlara, bu hukuksuz süreçleri yönetenlere, diplomamı hukuksuz biçimde iptal edenlere, usulsüz yargılamalarla karar verenlere, davalarımda hakim değişiklikleriyle adaleti zedeleyenlere ve anayasal düzeni bozacak hamleleri yapan bu anlayışa karşı, yaradan bu bedene can verdiği sürece hukuk mücadelemi sürdüreceğim. Bunu bugün huzurunuzda ilan ediyorum Sayın Başkan, Sayın Heyet. İsteyen bunu alıp başucuna koysun. Ben ne hak yedim, ne de hakkımı yedirdim. Ve hakkımı sonuna kadar savunacağım. Hukuku araçsallaştırarak insanlara zulmedenlerin hukuk önünde hesap vermesi için de mücadelemi sonuna kadar sürdüreceğim. Yargı eliyle yürütülen bu hukuksuzluğun peşini asla bırakmayacağım.
"BENİ BU MÜCADELEDEN VAZGEÇİRECEK GÜÇ ANASININ KARNINDAN DOĞMADI"
Buradan 86 milyon yurttaşımın huzurunda söz veriyorum: Beni bu mücadeleden vazgeçirecek güç, anasının karnından doğmadı. Ben yalnızca yaradanın huzurunda boyun eğerim. O da ibadet ederken. Şimdi çıkmışlar, bu çöp iddianameyle Ekrem İmamoğlu’na ‘vatan haini’, ‘casus’ yaftası yapıştırmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü bazıları için hukuk artık adaletin değil; makamın, terfinin ve kişisel kariyer hesaplarının aracı haline gelmiştir. Bakın dosyalara, bakın süreçlere, ne oldu? Başsavcı bakan oldu. Bu dosyalara imza atan başsavcı vekili bakan yardımcısı oldu. Şimdi bu iddianameyi hazırlayanlar da yarın başka makamlara gelseler ne olur? İtibar böyle kazanılmaz. İtibar, hukuku eğip bükerek değil; adaletle kazanılır. İşte bu yüzden söylüyorum, bu iddianame bir hukuk metni değildir. Bu iddianame, bir menfaat düzeninin parçasıdır. Açık söylüyorum Sayın Başkan: Bana açılan davaların hiçbiri gerçek anlamda bir yargılama değildir. Ben bunların her birine isim koyuyorum.
Birinci şık:
Menfaatname.
İkinci şık:
İftiraname.
Üçüncü şık:
Gıybetname.
Dördüncü şık:
Telkinname.
Beşinci şık mı?
Hepsi. Hepsini işaretliyorum. Çünkü ortada hukuk yok. Ortada siyasi hedefler uğruna hazırlanmış metinler var.
“Benim feryadım yalnızca burada yargılanan birkaç kişi için değildir. Benim feryadım millet içindir. Yargı içindir. Adalet sistemi içindir. Kaldı ki teknik raporlar zaten bütün gerçeği ortaya koymuştur. Bilirkişi raporlarında açıkça belirtiliyor: Söz konusu veri sızıntılarının benim görev dönemimden çok önceye, hatta 2009 yılına kadar uzanan eski veri ihlallerinden kaynaklandığı ifade edilmektedir. Yani bu dosyada ileri sürülen teknik iddiaların tamamının mesnetsiz olduğu, kasıtlı yorumlarla oluşturulduğu ve gerçeği yansıtmadığı bizzat bilirkişi incelemeleriyle ortaya konmuştur. Buna rağmen hala aynı iftiraların sürdürülmesi, bunun hukuki değil, siyasi bir operasyon olduğunun en net göstergesidir.
Şimdi de sözde suç diye önüme ne koyuyorlar biliyor musunuz? 31 Mart seçimlerini kazanıp mazbatayı aldıktan bir gün sonra, yani 18 Nisan 2019 tarihinde, veri tabanlarının yedeklenerek muhafaza altına alınması için verdiğim talimatı suç unsuru gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa gerçek çok açık. Ben o talimatı verdiğim gün, İstanbul 4. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. Dolayısıyla talimat zaten uygulanmadı. Hatta ben de oluşan tartışmaların esas mücadeleyi gölgelemesini istemediğim için 22 Nisan 2019 tarihinde talimatımı geri çektim. Daha sonra mahkeme 2 Mayıs 2019 tarihinde karar vererek işlemin bütün sonuçlarıyla ortadan kalktığını ve davanın konusuz kaldığını hükme bağladı. Dahası da var. O dönemin İçişleri Bakanlığı bile bu konuda soruşturma izni verilmemesi yönünde karar verdi. Yani hukuken konu tamamen kapanmıştı.
"O DÖNEM SADECE 18 GÜN GÖREV YAPTIM"
Ama daha önemli bir mesele var Sayın Başkan. Ben o dönemde sadece 18 gün görev yaptım. 18 gün. Ve o 18 gün boyunca bir tek kişiyi bile değiştirmedim. Bakınız bunu özellikle söylüyorum, ne genel sekreteri değiştirdim ne genel sekreter yardımcısını ne daire başkanını ne müdürü, hiç kimseyi. Sadece özel kalem müdürlüğüne geçici görevlendirmeyle bir arkadaşımı aldım. O kadar. Hatta siyasi arkadaşlarım bana, ‘Başkan niye atama yapmıyorsun?’ diye sordular. Ben de onlara şunu söyledim: ‘Ben kötü niyeti görüyorum. Bunlar seçimi iptal edecek.’ Ve gerçekten de öyle oldu. Şimdi bana dönüp bu suçlamaları yöneltiyorlar. Madem suç işlendiğini iddia ediyorsunuz, o dönemde görevde bulunan bürokratlara neden işlem yapmıyorsunuz? Genel Sekreter Hayri Baraçlı, bugün başka görevlerde, Genel Sekreter Yardımcısı Adil Karaismailoğlu, Bakanlık yaptı. Bilgi İşlem Daire Başkanı Selim Karabulut, hatta kendisi çıkıp ‘Canımı veririm, verimi vermem’ dedi. Benim talimat verdiğimi iddia ettikleri dönemde görevde olan insanlar bunlar. Madem suç var, çağırın onları da ifade versinler. Ama yapmazlar. Çünkü mesele hukuk değil. Ben o insanlarla çalıştım. Toplantılar yaptım. Saatlerce brifing aldım. Sorular soruyorum… Cevap vermiyorlar. Neden? Çünkü kafaları önde, talimat bekliyorlar. Ben birkaç kez aynı şeyi yaşadım: ‘Arkadaşlar neden cevap vermiyorsunuz?’ diye sormak zorunda kaldım. Çünkü bazıları belediyeyi milletin kurumu değil, siyasi mülkü zannediyor. Oysa belediye milletindir”.
Ekrem İmamoğlu, 2024 seçimlerinden önce kendi yöneticilerine, “Kaybedeceğimizi düşünmüyorum ama kaybedebiliriz. Eğer kaybedersek bir gün içinde bütün görevi eksiksiz devredecek şekilde hazırlık yapacaksınız. Kalmanız istenirse kalıp hizmet edeceksiniz. Çünkü devlet terbiyesi bunu gerektirir. Demokrasi ahlakı bunu gerektirir. Kurumlar kişilerin değil, milletindir” dediğini aktardı.
"MİT KONUŞSUN, İMAMOĞLU İLE İLGİLİ TEK BİR SOMUT DELİL GÖSTERSİNLER"
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı olarak açık çağrı yapıyorum, ortada gerçekten bir casusluk faaliyeti varsa, çıksınlar milletin önüne tek bir somut belge koysunlar. Tek bir belge. Milli İstihbarat Teşkilatı dahil ilgili bütün kurumlar konuşsun. Ekrem İmamoğlu ile ilgili tek bir somut delil göstersinler. Yıllardır manşetlerle algı üretiyorlar. İnsanların aileleriyle, çocuklarıyla uğraşıyorlar. Basını da zor durumda bırakıyorlar. Allah’tan hâlâ gerçeği göstermeye çalışan birkaç namuslu mecra var. Ben burada saklanmıyorum ki.
Kaçmıyorum ki. Ellerinde ne varsa ortaya koysunlar. Niye yargıyı milletin gözünün önünde bu kadar itibarsız hale getiriyorsunuz? İddianameye bakıyorsunuz… İçerik yok. Somut delil yok. Ama hukuki değeri olmayan yorumlarla siyasi casusluk suçunu zorla genişletmeye çalışıyorlar. Metin ilerledikçe hukuki ciddiyet değil; tutarsızlık, zorlama ve vasatlık büyüyor. Siyasi casusluk gibi son derece ağır ve teknik bir suçlama, bu derece delilsiz bir metinle kurulamaz, kurulmamalıdır. Elbette hukuki çerçeveyi avukatlarım ayrıntılı biçimde anlatacaktır. Ama şunu açıkça ifade etmek zorundayım: Bu dili kullanan savcılık makamı hukuki değil, siyasi bir motivasyonla hareket etmektedir. Üstelik sadece siyasi değil, aynı zamanda menfaat odaklı bir motivasyonla hareket etmektedir”.
"MADEM ÖYLE DÖNEMİN YETKİLİLERİNİ ÇAĞIRIN"
Bir bilginin devlet sırrı niteliği taşıyıp taşımadığını değerlendirmenin teknik uzmanlık, kurumsal inceleme, somut veri gerektirdiğini ifade eden İmamoğlu, şöyle devam etti:
“Ama ne yapmışlar? Hiçbir uzman kuruma başvurmadan, hiçbir teknik rapora dayanmadan, hiçbir somut tespit ortaya koymadan, kendi siyasi yorumlarıyla bazı bilgilerin ‘devlet sırrı’ olduğuna karar vermişler. Madem öyle, o dönemin yetkililerini çağırın. Bir kişiyi bile çağırmadılar. Eğer orada CHP’li bürokratlar olsaydı, bugün burada herkes hakkında işlem yapılmış olurdu. Ama yapmıyorlar. Çünkü mesele hukuk değil. Bu yaklaşım siyasidir. Menfaat odaklıdır. Devlet kurumlarını yıpratan bir anlayıştır. Bakınız, bugün önümüzde duran iddianame yalnızca hukuki bir skandal değildir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumsal ciddiyetine zarar veren ağır bir sorumsuzluktur. Devletin kurumlarını, istihbarat kapasitesini, Milli güvenlik kavramını böylesine dayanaksız, ciddiyetsiz ve itibarsızlaştırıcı bir metinle tartışmalı hale getirmişlerdir. Bu büyük bir suçtur. Bu nedenle bu iddianameyi hazırlayanlar, sevk edenler, koordine edenler, dönemin başsavcısından ilgili başsavcı vekiline, soruşturmayı yürüten savcılardan sürece dahil olan herkese kadar hukuk önünde hesap vermelidir. Hem de gecikmeden. Çünkü bir daha kimse böyle bir kötülüğü yapamasın diye.
"TELEVİZYONDA SON DAKİKA GEÇTİ, ‘CASUSLUK SORUŞTURMASI’ BİR BAKTIM BENİM İSMİM DE VAR"
Son dakika’geçti, ‘Casusluk soruşturması…’ Önce güldüm. Sonra kendime güldüm. Bir baktım benim ismim de var. Gerçekten şaka gibi. Bir süre sonra bize tebligat geldi. ‘Yarın saat 11’de Çağlayan Adliyesi’nde ifade vereceksiniz.’ Akşam gardiyanlar geldi, ‘Sabah 6’da çıkacaksınız.’ Dedim ki, ‘Niye 6’da çıkıyorum? Bana 11’de ifade denildi.’ ‘Savcılık böyle bildirdi’ dediler. ‘Gelmem’ dedim. ‘Zorla götürürüz’ dediler. ‘O zaman sürükleyerek götürürsünüz’ dedim. Sonra saat değişti. Sabah 9’da çıktık. 10’da adliyedeydik. Bizi eksi 7. kata indirdiler. Ve tam 8 saat beklettiler. Sekiz saat boyunca avukatlarımla görüşmek istedim. Tartıştım. Bağırdım. Çağırdım. En sonunda kısa süreli görüşmeye izin verdiler. Sonra savcı karşısına çıktık. Karşımızdaki tavır sanki düşmanmışız gibi. Gerçekten insanın onurunu kıran bir süreç yaşatıldı. Ve bu artık bir yöntem haline geldi: Cuma operasyonu yap. İnsanları topla. Vatan Caddesi’ne götür. Günlerce beklet. Pazar gecesi tutukla. Ben bunu yaşadım.
19 Mart sürecinden itibaren yaşadım. Çarşamba alındım. Perşembe… Cuma… Cumartesi… Pazar… Beş gün boyunca insanlar bekletildi. Niye? Çünkü amaç hukuk değil. Aşağılama. İnsanların onurunu kırmak. Biz savcılık katına çıktığımızda bile düşmanca bir tavırla karşılaştık. İfadelerimizi verdik. Yine aşağı indirildik. Saatlerce bekletildik. Gece yarısı mahkemeye çıkarıldık. Tutuklama kararı gece 2’de açıklandı. Sabaha karşı yeniden Silivri’ye getirildik. Ve dışarıda binlerce polis vardı. Bütün bunlar bir hukuk devleti görüntüsü değil, güç gösterisi görüntüsüydü.
"BÜYÜK SALON YAPILMASIYLA ÖVÜNÜYORLAR"
Yan tarafta bir tane büyük salon yapıyorlar. Büyük salon yapılmasıyla övünüyorlar. Sanki büyük salonlardan adalet çıkmış gibi. Ben açık söylüyorum: Eğer bu salonlarla övünülecekse, o zaman Sayın Cumhurbaşkanı ile Adalet Bakanı birlikte gelip açılış yapsınlar. Çünkü bu görüntü doğru bir görüntü değildir. Daha önce bu salonda birkaç kez duruşmaya geldim. Her seferinde büyük salon verilmemesi için kıyamet kopardılar.
Şimdi ise başka türlü davranıyorlar. Demek ki mesele güvenlik değil. Mesele tamamen siyasi gösteri. Kafa bu Sayın Başkan, Sayın Heyet. Ama şunu söyleyeyim: Bir gün siz de bu düzenin mağduru olabilirsiniz. Bugün sırtını gizli tanığa, iftiracıya, etkin pişmanlığa ve yandaş medyaya dayayan bu anlayış; yarın size de yer bırakmaz. Bakacaksınız, iftiracı gelecek yanında on korumayla… Çakarlı araçlarla… Yandaş medya mensupları devlet protokolü gibi ağırlanacak… Ama yargının gerçek sahiplerine yer kalmayacak.
"YÜCE TÜRK YARGISINI BU HÂLE DÜŞÜREN ANLAYIŞLA SONUNA KADAR MÜCADELE EDECEĞİM"
Ben, yüce Türk yargısını bu hale düşüren anlayışla sonuna kadar mücadele edeceğim. Bakınız, aynı bütçeyle neler yapılabiliyor biliyor musunuz? Bir hafta önce Bahçelievler’de açılan projeyi gördüm. 700 araçlık otopark… 23 Nisan Milli Egemenlik Stadı… Kreş… Spor tesisleri… İSMEK kursları… Ders atölyeleri… Bir ilçeye nefes olacak yatırımlar. Şimdi soruyorum: Milletin parası bunlara mı harcanmalı, yoksa devasa duruşma salonlarıyla siyasi gösteriler yapılmasına mı? Bu insanlar neden normal adliyelerde yargılanmıyor? Niye insanlar toplama kampı görüntüsü veren alanlarda toplanıyor? Bakınız Sayın Başkan; Eğer bu iddianame mantığıyla tutuklama yapılacaksa, bu ülkede milyonlarca insanın tutuklanması gerekir. Eğer yandaki İBB davasındaki gibi iddianameler yazılacaksa; Türkiye’de tutuksuz bürokrat kalmaz, Tutuksuz siyasetçi kalmaz. Bu mu demokrasi? Bu mu seçim? Bu mu sandık? Buradan özellikle sesleniyorum: ‘Biraz da iktidara yanaşalım, biraz idare edelim’ diyenlere sesleniyorum. Geçin bunları. Kalıcı olan tek şey milletin iradesidir.
Ben de sonuna kadar milletin iradesinin yanında duracağım. Buradan çok açık uyarıda bulunuyorum. Recep Tayyip Erdoğan’a da Devlet Bahçeli’ye de Türkiye’deki bütün siyasi partilere de sesleniyorum: Bu ülkenin devleti de bayrağı da milleti de hiç kimsenin kişisel mülkü değildir. Bugün yürütülen bu süreçler Türkiye’nin temel hukuk düzenini zedelemektedir. Devletin kurumlarını itibarsızlaştırmaktadır. İnsanların ailelerine, onuruna, itibarına saldırarak siyaset yapılmaz. Bir siyasi partiyi hedef alarak, bir genel başkanı türlü şantaj süreçleriyle baskı altına almaya çalışarak, casusluk davaları üreterek seçim kazanılmaz”.
Bu ülkede iktidarın ancak sandıkta kazanılacağını, seçimin ya sandıkta kazanılacağını ya da sandıkta kaybedileceğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, savunmasını, “Millet kararını vermiştir. Yine verecektir. İster altı ay sonra, ister bir yıl sonra, ister iki yıl sonra… Ama bu millet kararını yine sandıkta verecektir. Ve siz bu kararı ne korkuyla değiştirebilirsiniz ne de iftirayla silebilirsiniz. Ben buradayım. Mücadelemi veriyorum. Milletimin bana verdiği yetkinin de sandığa atılan milyonlarca oyun da sonuna kadar arkasındayım. Bu insanları tahliye edin. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Bu iddianamelere imza atanlar, bu süreçleri yönetenler; devletin kurumlarına zarar vermiştir. Ve hukuk önünde bunun hesabını vermek zorundadırlar” diyerek tamamladı.
'İDDİANAME'DE NELER VAR?
“Casusluk” iddianamesinde, “dijital materyallerinde bulunan ve İBB veri tabanına ait olduğu tespit edilen veriler üzerinden çok sayıda vatandaşın kişisel bilgilerine erişim sağlandığı, Ekrem İmamoğlu’nun vatandaşların kişisel bilgilerini, mevcut nüfuzun kullanılması suretiyle ele geçirerek yabancı istihbarat servisi elemanlarına aktardığı, bu durumdan siyasi olarak menfaat edinme gayesinde bulunduğu” iddia ediliyor. İddianamede, “Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkanı olması akabinde mensubu olduğu başta CHP’yi ele geçirerek Cumhurbaşkanı adayı olma yolunu açmak amacıyla faaliyetlerde bulunulduğu” da belirtiliyor.











































