• BIST 12433.5
  • Altın 6655.38
  • Dolar 45.0517
  • Euro 52.7226
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 23 °C

Özgür Özel: "Ölüsünün değeri var da dirisinin neden değeri yok?"

Özgür Özel: "Ölüsünün değeri var da dirisinin neden değeri yok?"
Grup toplantısında konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 'Grev'deki Doruk Madencilik işçilerinin de katıldığı toplantıda: "Bu madencilerin; Soma’da olduğu gibi ölüsünün değeri var da dirisinin neden değeri yok kardeşim? Bir an önce bu sorunu çözün. Bir an önce bu sorunu çözün" dedi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, son 23 yılda 35 bin işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini, 301 madencinin yaşamını yitirdiği AK Parti iktidarı boyunca 2 bin 204 madencinin yaşamını yitirdiğini yani yedi tane Soma faciası yaşandığını belirterek, "Size söz veriyoruz: Türkiye işçi sınıfının önünde and içiyoruz ki CHP gelecek, tüm işçiler sendikal haklarına kavuşacak" dedi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısına, tazminat ve maaş alacakları ile özlük hakları için Kurtuluş Parkı'nda dokuz gündür açlık grevi yapan Doruk Madencilik işçileriyle girdi. Salondakiler Özgür Özel’i ve madencileri alkışlarla karşılarken, "Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" sloganları attı. Özel, geçtiğimiz hafta tutuklu büyükşehir belediye başkanları Ekrem İmamoğlu ve Mustafa Bozbey'i ziyaret ettiğini belirterek, "Tüm başkanlarımızın, tüm mücadele arkadaşlarımızın dimdik duruşlarıyla onur duyduk ve sizlere onların dayanışma duygularını ve selamlarını getirdik" dedi.

"Mücadeleye tüm Anadolu’da ve Trakya’da yeni bir nefesle, yeni bir inatla ve inançla devam etmeye karar verdik"

Özel, "Bundan sonrası için bir santim eğilmeden, bir kelime eksik konuşmadan, bir adım geriye atmadan, mücadeleden asla taviz vermeden, haklılık zeminini koruyarak, milletin elimize verdiği bayrağı tüm saldırılara rağmen bırakmadan; sendelesek bile birbirimize tutunarak ayağa kalkarak, birbirimize omuz vererek Türkiye’nin en köklü ve en güçlü ailesi CHP ailesinin tüm fertlerinin birbirine sıkı sıkı sarıldığı ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emaneti cumhuriyete sıkı sıkı sarıldıkları bir mücadeleyi sürdürmeye karar verdik. Bizi var eden kuruluş ilkelerimize sahip çıkmaya ve onlar için var olduklarımıza; başta bugün aramızda olan emekçilerimize, ömürleri boyunca emek verip emekli olan, sefalete terk edilen emeklilerimize, yarından kaygısı olan, umudu bu iktidarın değişiminde olan tüm gençlerimize, çiftçimize, esnafımıza, ev kadınlarına; yani cumhuriyetin kimsesizlerin kimsesi olduğunu bilip bugün ülkeyi yönetenlerin geride bıraktıklarına, umursamadıklarına sahip çıkarak onlar için ve bu ülkenin ortak geleceği için sonuna kadar direnmeye ve mücadeleye tüm Anadolu’da ve Trakya’da yeni bir nefesle, yeni bir inatla ve inançla devam etmeye karar verdik" ifadesini kullandı.

"Digel Tekstil işçileri bugün mahkemede haklarını arıyorlar. Gönüllerimiz onlarla birlikte"

Salonda Doruk Madencilik işçilerinin yanı sıra Çiftay Madencilik işleri, Temel Conta işçileri, Özgüneş İşçileri ile Belediye-İş’in, Genel-İş’in örgütlediği çok sayıda emekçinin bulunduğunu söyleyen Özel, "İzmir’de 466 gündür direnen Digel Tekstil işçileri bugün mahkemede haklarını arıyorlar. Gönüllerimiz onlarla birlikte. Gaziantep’te işçilerin haklarını savunduğu için Türkiye’nin ortalamasının üç katı iş kazalarına ve uzuv kayıplarına, makinelerin durdurulmadan temizlenmesine, bakımına sessiz kalmayan, bütün Türkiye’nin dikkatini bu haksızlığa, bu katliamlara çeken Mehmet Türkmen’i, Birtek-Sen’in Genel Başkanı Mehmet Türkmen’i 44 gündür tutuklu olduğu cezaevinde Cumhuriyet Halk Partisi grubundan en derin dayanışma duygularımızla selamlıyoruz. Özel İtalyan Lisesi’nde eşit işe eşit ücret mücadelesini veren ve 86 gündür işten atılan ve mücadele eden eğitimcileri, öğretmenlerimizi saygıyla selamlıyoruz" dedi.

doruk-maden-iscileri.jpg

Bilgilendirme: Toplantıya ödenmeyen maaşları için günlerdir eylem yapan Doruk Madencilik işçileri de katıldı.

"İnsan ibret alıyor"

Bugünün Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Günü olduğunu, Soma Maden Faciası öncesinde araştırma komisyonu önerisinde bulunduğunu ancak bu talebin AK Parti oylarıyla reddedildiğini hatırlatan Özel, şöyle konuştu:

"Ben de bugünden tam 12 yıl önce, 28 Nisan 2013 günü Manisa milletvekili olarak elimde biraz önce arkadaşların burada yere vurduğu sarı bir madenci bareti ile birlikte Meclis kürsüsüne çıkmıştım. Dünya İş Kazalarını Önleme Günü’nde Soma’da yaklaşmakta olan faciaya dikkati çekerek, 'İyi haberler gelmiyor. Madencileri siyasi mitinglere götürüp getirmekle bu işler olmuyor. Madenden şikayetler çok fazla. Büyük bir felaket gündeme gelebilir' deyip araştırma komisyonu kurulmasını istemiştik. Dönemin bakanının yolladığı bilgi notuyla Adalet ve Kalkınma Partisi, 'O maden Türkiye’nin belki de dünyanın en güvenli madenlerinden biri' demişti. AK Parti oylarıyla reddedildikten 15 gün sonra hep birlikte Soma katliamını yaşadık. Ve o günden sonra Soma’nın dağlarında dünyanın bütün televizyonları, Türkiye’nin bütün televizyonları, bütün bilindik gazeteciler, herkes oradaydı. Haftalar, aylar süren yayınlar yapıldı. Hep birlikte 301 madencimizi ağladık. 'Yüreğimiz kurusun unutursak' dedik. İlk mahkemeye 10 bin kişi gittik. 86 mahkeme takip ettim. Bittiği gün 156 kişiydik. Ve o gün 301 kişi öldüğünde günlerce Türkiye’nin, ülkenin gündeminde olan konuya şöyle bir dönüp bakınca insan ibret alıyor gerçekten.

"Soma’nın üzerinden 12 yıl geçti ama madencilerin çilesi bitmedi"

O günden bugüne dört Soma daha olmuş sadece madenlerde. Bin 267 madenci hayatını kaybetmiş. AK Parti’nin iktidarı döneminde bir Soma olmamış. Hani 'Bu mesleğin fıtratında var, olur' dediği Soma’dan bir tane olmamış; yedi tane olmuş. 2 bin 204 tane madenci AK Parti döneminde madenlerde hayatını kaybetmiş. Ama biz bir Soma hatırlıyoruz. Niye bir Soma hatırlıyoruz? Çünkü Soma’daki madenciler ölürken işçi sınıfına bir vasiyet bıraktılar. Ne yaparsanız yapın, sesinizi duyurmak için, fark edilmek için birlikte yapın, örgütlenerek yapın, 'Tek başınıza, bir başınıza kalmayın' dediler. Gerekirse ölürken bile '301’i birlikte öldü' diye herkes konuşuyor ama AK Parti döneminde madenlerde yedi Soma oldu. İşin o tarafına kimse bakmıyor. Onun için Somalı, neredeyse tamamının elini sıktığım, madene uğurladığım, madenden karşıladığım, sonra da aylarca, yıllarca aileleriyle birlikte onların hak mücadelesini verdiğim 301 madencinin Türkiye işçi sınıfına vasiyetidir: Örgütlenin, sendikalı olun, birlikte mücadele verin. Ayrıca son 23 yılda 35 bin işçinin Türkiye’de iş kazalarında, cinayetlerde hayatını kaybettiğini; 35 binin bir sayı, bir rakam olmadığını, bu 35 binin gözü yaşlı anne, gözü yaşlı baba, dul kalmış eş, babasız kalmış çocuklar demek olduğunu hepimiz hatırlayalım. Ve son 23 yılda Türkiye işçi sınıfının tam 116 Soma faciası kadar evladını kaybettiğini, neferini kaybettiğini hatırlayalım. Soma’nın üzerinden 12 yıl geçti ama madencilerin çilesi bitmedi. Doruk Madencilik işçileri 16 gün önce Eskişehir’den yola çıktılar, Ankara’ya geldiler.

"Ne yapmış bu madenciler, ne yapmış? Suç mu işlemişler?"

Dokuz gündür Ankara’dalar, açlık grevindeler. Ücretsiz izin ücretlerini ve tazminat haklarını istiyorlar. Uzun süredir ödenmeyen maaşlarını almak istiyorlar. Sürekli ücretsiz izne çıkarılmaya isyan ediyorlar. Ben kendilerini ziyaret ettim. İşçilerin çocuklarıyla 23 Nisan gününde gözyaşları içinde nasıl bir araya geldiklerini gördük. Ve neredeyse o günden bugüne her gün polis ablukası var, gözaltılar var. Ne yapmış bu madenciler? Suç mu işlemişler? Birinin malına göz mü dikmişler? Birinin huzurunu mu bozmuşlar? Ne yapmışlar polis her seferinde tam karşılarında? Kimsenin karşısında durmadıkları kadar dik ve kararlı duruyorlar. Adımını atana gözaltı yapıyorlar, içeriye koyuyorlar. Ve bugün sabahleyin gazeteleri açtık. İşte Salih Yurdakul kardeşimiz; cebinden çıkan ve eşinin evden çıkarken ona verdiği '1 kilo domates, 1 kilo salatalık, 3-4 kilo patates, 4-5 tane limon, 1 demet maydanoz, 1 kilo soğan' deyip bunları alamadım, eve gidemiyorum dediği fotoğrafıyla uyandık. İşte bu mücadele Türkiye’de hepimizin mücadelesidir. Bu mücadele sokakta kazanılacak, direnerek kazanılacak, eylemle kazanılacak ama böyle bir fotoğraf bir daha çektirilmesin diye hiç yolu yok; o ilk seçim kazanılacak.

Hiç yolu yok. Bir tarafta Salih Yurdakul evden çıkarken kendisine verilmiş alışveriş listesini alamıyor. Diğer yanda Yıldızlar diye bir holding, Yıldızlar SSS Holding, 2 bin 364 maden ruhsatı almış AK Parti döneminde. Yanlış duymadınız. 80 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca AK Parti gelene kadarki Cumhuriyet hükümetleri toplam bin 186 maden ruhsatı vermiş. AK Parti sadece Doruk Madencilik'in sahibine 2 bin 364 ruhsat vermiş. Çantasında duruyor. Birini orada, birini orada işletiyor ama bu arkadaşların çocuğunun harçlık parasını verecek maaşlarını ödemiyor. Aylardır ödemiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi toplam 386 bin maden ruhsatı dağıtmış iktidarı boyunca. Kendinden önceki 80 yılda bin 186, AK Parti 386 bin tane. Yani kayırdığı şirkete, 80 yıllık Cumhuriyet hükümetinde verilen ruhsatların iki katını layık gören AK Parti; kuru soğan almak için, patates almak için, 4-5 tane limon almak için gerekli maaşı arkadaşlardan esirgiyor. Onların arkasında değil, şirketin arkasında duruyor. Tercihini her zaman emekçiden değil, emeği sömürenlerden yana kullandılar.

"Doruk Madencilik işçilerinin gördüğü muamele ilk değil"

Doruk Madencilik işçilerinin gördüğü muamele ilk değil. Onları önlerine düşen, örgütleyen, buraya getiren Bağımsız Maden-İş; bugün Gökay Başkan burada. Bağımsız Maden-İş’i kuran Tahir Çetin Soma’da, Kınık’ta mezarında yatıyor. Aynı bu mağduriyetin benzeri Manisa’da yapıldı. Kimse onlara sahip çıkmadı. Bağımsız Maden-İş Manisa’da bu sebepten kuruldu. Birlikte yola çıktılar. Soma’dan çıkarken baretleri vurdular. Kırkağaç’ta vurdular, durduruldular. Yalınayak yürüdüler. Manisa Gölmarmara’da durduruldular. Süleyman Soylu geldi, söz verdi, geri döndürdü. Sözü tutmadı, bir daha yürüdüler. Söz verdi, geri döndürdü. Sözü tutmadı, bir daha yürüdüler. Ankara’nın girişine geldiler. Süleyman Soylu durdurdu, aynı bugün gibi. Önlerine polis koydu, jandarma koydu. Yedi gün bir benzin istasyonu önünde uykusuz bekletti onları. Arife günü 'Soma’ya dönelim, bayramdan sonra geri gelelim' dediler. Tahir Çetin dönüş yolunda, uykusuz uykusuz trafik kazası geçirdi. Ali Faik İnter ile beraber. Ali Faik, babası madende ölen, babası öldüğünde 13 yaşında çocuktu. 24 yaşında hayatını kaybetti. Tahir Çetin, emek mücadelesi için kurduğu sendikanın önünde yürürken trafik kazasında hayatını kaybetti. Ne yaptılar biliyor musunuz? Bayramdan sonra Tahir’in dediği paraları ödediler. Çünkü millet buraya gelmişti, sinirliydi. Tahir’in, Ali Faik’in ölümü üzerine hemen sustular. Patrona bastılar. Parayı aldılar, dağıttılar, mevzuyu kapattılar.

"Bir an önce bu sorunu çözün"

Şimdi burada Gökay Çakır ölürse mi ödeyeceksiniz? Şimdi burada bu, hayatını kaybederken mi ödeyeceksiniz? Bu madencilerin; Soma’da olduğu gibi ölüsünün değeri var da dirisinin neden değeri yok kardeşim? Bir an önce bu sorunu çözün. Bir an önce bu sorunu çözün. Ayrıca bu iktidar 24 yıldır tam 23 büyük işçi grevini sudan sebeplerle yasakladı. Anayasa cumhurbaşkanına yetki veriyor: 'Milli güvenliği tehdit eden hususlarda' diyor. Yani ne biliyor musunuz? Makine Kimya Enstitüsü’nde sendika olacak, tam savaşa girmişiz; MKE’deki işçiler 'Biz tüfek üretmiyoruz' diyecekler. Orada devreye girecek cumhurbaşkanı, diyecek ki: 'Milli güvenlik tehdit altında, olmaz' Ya da yok, jandarmanın sendikası olacak, askerin sendikası olacak; o süreçte tam kritik bir anda eyleme gidecek, greve gidecek, onu yasaklayacaksın. 'Milli güvenliğin tehdit edildiği hususlarda' deyip işçilerin grevlerini ertelediler. 200 bin işçinin grev yasağı yüzünden işten olmaya direnmesinin önüne geçtiler. Onların işlerinin elinden alınmasına sessiz kaldılar, arka çıktılar. Bugün Türkiye’de işçilerin yüzde 14’ü sendikalı. Yedisi özel sektörde, yüzde 7’si kamuda. Kamuda örgütlenene 'örgütlenme' diyen yok. Yani özel sektörde örgütlenebilen yüzde yedi. Özel sektör ve kamuda grevli, toplu sözleşmeli, sendikal haklara sahip olanların oranı sadece yüzde 9. Yıl 2026, yüzde 9. Biz 1980, 11 Eylül 1980, darbeden bir gün öncesi; bütün sendikalar kapatılmadan bir gün öncesi, dört işçiden üçünün grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları var. İşte bir yanda 'Biz darbelerle hesaplaşacağız, darbelerin ürünlerinden kurtulacağız, YÖK’ü kaldıracağız, sendikal örgütlenmenin önünü açacağız, 1 Mayıs’ı serbest yapacağız' diyen Adalet ve Kalkınma Partisi; şimdi YÖK’ün etinden, sütünden, yününden yararlanıyor. Yıllarca geldiği gün siyasi partilere uygulanan barajı sıfırlayacağını söylemişti; etinden, sütünden yıllarca yüzde 10 olarak yararlandı. '1 Mayıs’ı bayram yapacağım' demişti. Hepimizin oylarıyla güya o sözü tuttu. Bakın, AK Parti İstanbul İl Başkanlığı bunu 'Artık 1 Mayıs hem bayram hem de Taksim’de' diye 2010 yılında billboard’larla duyurdu. 2010 Taksim var, 2011 var; 14 yıldır Taksim yasak. 1 Mayıs’ı önce bayram edip sonra bayramı zehir edenlere, Taksim’i önce serbest edip 14 yıldır Taksim’den korkanlara inat; 1 Mayıs bir bayram olacak, Taksim sonuna kadar serbest olacak. AK Parti’nin kara düzeni Türkiye’de 100 işçiden 91’ini grev yapma hakkından, sendikalı olma hakkından uzak tutmaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin işçi haklarını savunan, sendikal özgürlükleri savunan, işçilerin sigorta alanlarında geniş haklar elde etmesini savunan ve Türkiye’de iklimi değiştiren hem emek mücadelesi hem de Cumhuriyet Halk Partisi'nin siyaseti dört işçiden üçünü bu haklara kavuşturmuştur. 24 yıldır iktidardalar. 100 işçiden 91’i bu haklardan mahrum. Size söz veriyoruz: Türkiye işçi sınıfının önünde and içiyoruz ki CHP gelecek, tüm işçiler sendikal haklarına kavuşacaklar".

Özgür Özel: "Cumhuriyeti cumhuriyet yapan bütün bu kurumları sattılar ve o parayı bu yıl faize ödüyorlar"

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 24 yılda AK Parti tarafından gerçekleştirilen özelleştirmelerin bu yıl ödenecek faiz tutarına eşit olduğunu belirterek, "24 yıllık özelleştirmenin geliri 2,7 trilyon TL, 2026'da faize ödenecek para 2,7 trilyon lira. Yani Atatürk'ün, cumhuriyetin on yılda 15 milyon genç yaratıp, anayurdu dört taraftan demir ağlarla ördüğü, basma fabrikalarından termik santrallere kadar cumhuriyeti cumhuriyet yapan bütün bu kurumları sattılar ve o parayı bu yıl faize ödüyorlar. Bu mirası alıp bir gecede kumarda batıranlar var ya memleketi batıran AK Parti'nin o hayırsız evlattan hiçbir farkı yok bu milletin gözünde" dedi. 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM grup toplantısında şunları kaydetti:

"Özelleştirilen şirketlerde en az 60 bin işçi işinden oldu"

"Özelleştirmelerle hem kamuyu zayıflattılar hem üretimi azalttılar hem işçileri önce güvencesiz sonra işsiz bıraktılar. Cumhuriyetin fabrikaları, şirketleri haraç mezat satıldı. Sümerbank, Seka, Tekel, Türk Telekom, Petkim, Tüpraş, Şeker Fabrikaları ve madenler teker teker şeffaf olmayan süreçlerin sonunda ve hep yandaşları bularak satıldı. İşte bu Doruk Şirketin sahibi 2 bin 368 tane maden ruhsatını depolamış AK Parti'nin yarattığı ve kendisinin AK Parti'ye yarattığı imkanlar dahilinde. İşte AK Parti'nin kara düzeni budur. Bu işletmelerin çoğu kapandı, kapanmayanın üretimi azaldı. Devletin gücü zayıfladı, üretim düştü, işçiler güvencesiz ve işsiz kaldı. Özelleştirilen şirketlerde en az 60 bin işçi işinden oldu. Soma'da Ermenek'te patronların para hırsı yüzünden canlarından oldular.

Sonuç; devletin resmi rakamlarına göre 100 özelleştirmeden 89'unu AK Parti yaptı. Toplamda bundan 60 milyar dolar aldılar. Devleti satarak 60 milyar dolar elde ettiler. 2,7 trilyon TL yapıyor bugünkü kurla. Öyle acı, öyle dayanılmaz bir iş ki bu. 24 yıllık özelleştirmenin geliri 2,7 trilyon TL, 2026'da faize ödenecek para 2,7 trilyon lira. Yani Atatürk'ün, cumhuriyetin on yılda 15 milyon genç yaratıp, anayurdu dört taraftan demir ağlarla ördüğü, basma fabrikalarından termik santrallere kadar cumhuriyeti cumhuriyet yapan bütün bu kurumları sattılar ve o parayı bu yıl faize ödüyorlar. Bu mirası alıp bir gecede kumarda batıranlar var ya memleketi batıran AK Parti'nin o hayırsız evlattan hiçbir farkı yok bu milletin gözünde. 

"Asgari ücretin satın alma gücü olarak Almanya ile Türkiye arasında 12 kat fark var"

Bu kara düzen maalesef her iki işçiden birini asgari ücretli yaptı. Kimi rakamlar yüzde 55, kimi yüzde 50'nin biraz altında ama asgari ücret ve hemen üzerinde ücret alanlar iki kişiden biri. Asgari ücret, emekçinin ilk bir yıl aldığı ücrettir dünyada. Sonrasında kıdemle birlikte bu ücretten hızla uzaklaşılır. Bugün asgari ücret kayıt dışı istihdamla birlikte neredeyse ortalama ücret olmuş durumda. O yüzden de Türkiye'de hem asgari ücretliler hem bütün maaşlar ona göre şekillendiği için geri kalan ücretliler zorda. 2015 yılında Türkiye Avrupa'da asgari ücret olarak 14 ülkeden iyiydi. O günden bugüne hala AK Parti yönetiyor. Bugün sondan altıncı ülkeyiz. Bunlar Avrupa Birliği üyesi değil, orada zaten hepsinden gerideyiz.

Almanya'da asgari ücret 2 bin 343 Euro, Türkiye'de 654 Euro. Türkiye'de kur bu kadar baskılandığı halde böyle. Gerçek anlamda asgari ücret 350-400 Euro'larda olacak. Almanya'da ilerleyen yıllarda bu ücret sabit kalmıyor. Almanya'da asgari ücret alanların oranı yüzde 9. Türkiye'de yüzde 55 bu oran. O gidince dana kıymayı bizim parayla 350 liraya alıyor, bizimki 950 liraya alıyor. Hem gıda alımında aleyhimize üç kat var hem de maaşta dört kat fark var. Yani asgari ücretin satın alma gücü olarak Almanya ile Türkiye arasında 12 kat fark var. 

"Fiilen 20 bin liralık emekli maaşı 18 bin liraya düşmüş durumda"

Daha yılın yarısı gelmeden maaşlar enflasyon karşısında eriyor. Üç aylık enflasyon yüzde 10. Bu üç aylık enflasyonla asgari ücretin alım gücü 3 bin lira azaldı. Asgari ücret ilan edildiğinde bin 870 ekmek alıyordu, bugün bin 605 ekmek alıyor. 265 ekmek enflasyona kurban gitmiş durumda. Asgari ücretin hemen üstünde alan, 60 bin lira net ücret alan bir mavi yakalı yılda 138 bin lira vergi veriyor. 70 bin lira alan 180 bin lira vergi veriyor. Yani 80 bin lira maaş alan birisi üç maaşını doğrudan vergiye veriyor. Maaşlarda bir gelir vergisi sorunu var. Vergi yükü, bordrolu çalışanların üstünde. Bu soygunun bir an önce sona ermesi lazım. 

En düşük emekli maaşı 20 bin liranın alım gücünde, üç ayda 2 bin lira azaldı. Fiilen 20 bin liralık emekli maaşı 18 bin liraya düşmüş durumda. Daha önümüzde 9 ay var. En düşük memur maaşı 61 bin 900 lira. Üç ayda 6 bin 100 lira azalarak 55 bine düştü. Üç ayda elektriğe zam, doğal gaza, iğneden işçiye her şeye zam geldi ama ücretler aynı kaldı. Bu şartlarda artık geçim mümkün değil. Ara zam bir zorunluluk haline gelmiştir. Bütçe imkanları vatandaş için zorlanmalı ve mutlaka bu üç ayda enflasyonun yarattığı tahribatı giderecek bir zam planlanmalıdır.

"CHP, kiralık sosyal konut fikrini Türkiye'ye getiren partidir"

Kiralar öyle yükseldi ki bu işin sonunda öyle bir noktaya gelindi ki alınan emekli maaşlarıyla, asgari ücretle ya kirayı ödeyip aç kalacaksın ya karnını doyurup sokakta kalacaksın dönemi geldi. Buna dünyada bizim siyasi akrabalarımız çok etkili bir çözüm ürettiler, bunun adı kiralık sosyal konut. Biz de Türkiye'de kiralık sosyal konutu ilk kez dile getiren ve uzun çalışmalar sonunda parti programına yazan ilk partiyiz. 2 Nisan'da Çeşme'de ve Menemen'de iki farklı model kiralık sosyal konutların temelini attık. Bu haftasonu İstanbul'da sosyal konut kuraları çekildi, temeli atılmadı. Bu kura töreninde AKP'liler 'Türkiye'de ilk kez kiralık sosyal konut yapımı AK Parti döneminde başlıyor' diye müjde veriyorlar. Bizde duyarsınız, parti programımızda görürsünüz, apar topar sosyal konutların yüzde 5'ini kiralık yapacağız dersiniz. Biz temel attıktan sonra kura çekersiniz. Bu şu demek; günün birinde temel atacaklar, günün birinde inşaatı yapacaklar, günün birinde bunun bir kısmını kiralığa ayıracaklar, günün birinde kiracılara teslim edecekler ama 2 Nisan'da yapılan işi görmezden gelecekler.  Buradan Türkiye'de barınma sorunu çeken herkese söylüyoruz; CHP, kiralık sosyal konut fikrini Türkiye’ye getiren, savunan ve planlayan; iktidarında da her dört konuttan birini kiralık sosyal konut haline getirecek olan partidir. CHP'nin hem sosyal belediyecilikte hem sosyal politikalarda hem de sosyal konut alanında kötü taklitlerinden sakınınız.

"Çiftçiye verdiğinin 15 katını faizciye ödeyen bir iktidarın yönettiği ülkedeyiz"

Ülkede para var ama herkese yok. Bu iktidar millete değil faizcilere çalışıyor. İlk üç ayda toplanan her 100 lira verginin 26 lirası faize gitmiş durumda. Üç ayda tam 876 milyar lira faizcilere, tefecilere para ödediler. Yıl bittiğinde 2,7 trilyon liraya ulaşacak. Bir tarım ve gıda krizinin ortasındayız. OECD ülkeleri arasında gıda enflasyonunda en kötü durumda olan ikinci ülkeyiz. Ama dünyaya bakıyorsunuz Covid'de bir gıda krizi baş gösterdiğinde herkes çiftçisine sahip çıktı ve bu sorunu aştılar. Dünyada gıda enflasyonunda sondan beşinci, OECD ülkelerinde sondan ikinci durumda olan ülke üç ayda tarımsal desteklemeye sadece 60 milyar lira para ayırdı. Yani faize 876 milyar lira, bütün çiftçilere 60 milyar lira. Arada 15 katlık bir fark var. Çiftçiye verdiğinin 15 katını faizciye ödeyen bir iktidarın yönettiği ülkedeyiz. 

Antalyalı gençler maalesef ikinci el kıyafet satışı yapan bir dükkanın önünde izdiham halindeler. 200 lira satılıyor ikinci el kıyafetler. 7 yaşında evladımızı veresiye ile tanıştıran, 77 yaşında emeklimizi kuyruklarda perişan eden, 17 yaşındaki gencimizi ikinci el kıyafet kuyruğuna sokan bu AK Parti'nin kara düzenidir. AK Parti'nin kara düzenini yıkıp genciyle, yaşlısıyla, işçisiyle bu halkın gerçekten hakkını alacağı bir cumhuriyet düzeni kuracağız".

Özgür Özel: "Ekonomist Sayın Erdoğan yine çareyi bulmuş, varlık barışı yapacakmış"

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, "Batmış, bitmiş, tükenmiş bir ekonomiyle maalesef karşı karşıyayız. Faizin bir kara deliğe dönüştüğü bir israf düzeniyle karşı karşıyayız. Ve 'her şeyi ben bilirim' diyen ekonomist Sayın Erdoğan yine çareyi bulmuş, varlık barışı yapacakmış" dedi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM’de partisinin Grup Toplantısı'nda konuştu. AK Parti’nin Türkiye’yi bitmeyen bir ekonomik krizin içine soktuğunu söyleyen Özel, şunları kaydetti:

"Eskiden kriz yılla anılıyordu. Şimdi 10 yılı buldu, krizin içinden çıkamıyoruz. Siyasi davalarla Türkiye’de hukuk güvenliğini bitirdiler. Yabancı yatırımcıyı ülkemizden kaçırdılar. Bu yabancı yatırımcı dediğiniz son derece ürkek, son derece tedirgin ve 'parayı soktuk ama çıkarabilecek miyiz?' endişesine sahip bu hassasiyette olanların parasını emanet ettiği fonların yönettiği paralar bunlar. Hele hele ki gel, tarla al, inşaat yap, parayı göm, istihdam yarat, burada üret, ürettiğinin vergisini ver, çalıştırdığın işçiye iş sahibi yap, istihdam yarat. Bu, o ülkeye inanılmaz bir güven gerektirecek bir iş ve maalesef Türkiye’de zaman zaman işte Manisa’ya Volkswagen gelecek; Almanya’yla bir kriz, kaçıyor bir başka Balkan ülkesine. Yok, Çin BYD’yle gelecek; bir kriz, o da diyor ki 'başka ülkede başka imkânlar var, oraya mı gitsek?'.

19 Mart darbesinden sonra yargıya güven yüzde 18’lerde ölçüldü. AK Parti’nin yönettiği bu ülkede şu yaşanıyor: Diyelim yurt dışında bir yabancı yatırımcı var. Yatırım yapacak ülke arıyor. Çağırıyor profesyonelleri, iyi eğitim almış ekonomistlerini, işletmecilerini, yatırım uzmanlarını. Diyor ki şu ülke nasıl? Şöyle. Bu ülke nasıl? Böyle. Türkiye nasıl? Normalde anlata anlata bitiremezsin. Genç nüfusunu mu övesin? Asya’yla Avrupa arasındaki 4 tane köprüsünü mü anlatasın? Adeta Allah’ın bir vergisi olarak lojistiğin düğüm noktası, lojistik ağı olduğunu mu anlatasın? Her türlü imkânı, etrafı denizlerle çevrili bu ülkenin her türlü imkânını mı anlatasın? Ama şöyle anlatıyorlar: 'Aman efendim, uzak durun' diyor. 'Uzak durun. Şaka gibi bir memleket. İstanbul var ya' diyor, Türkiye’yi bilmeyen İstanbul’u bilir. Orayı diyor 'bugünkü iktidar 25 yıl yönetti. Seçimler oldu. Sosyal demokratlar seçimi kazandı. Önce 13 bin farkla bu şehri size mi vereceğiz dediler.

19 gün oyları baştan saydırdılar. Sonra geride çıkınca İstanbul’da akıl hastanelerinden, psikiyatri kliniklerinden ilaç yazılmış raporu olan herkesin verilerini, kişisel veriler KVKK’yı hiç düşünmeden topladılar. Valizlere koydular. YSK’ya götürüp seçimi iptal ettiler.' 'Efendim, burada 13 binden fazla psikiyatri tedavisi gören insan var. Onlar kendine malik değil, bu tarafa oy vermiş olabilirler. Bir argümanı da bu. İptal ettirdiler seçimi. Sonra seçim yapıldı. Bu sefer 806 bin farkla millet bu antidemokratik duruşa değil, bu mücadeleye destek verdi. Güzel. Sonra 5 yıl bu kazanan belediye başkanına zulmettiler. Çalışan merdivenlere taş soktular. Bir gün çalışmayan halk otobüsünü kiralayıp film çekiyoruz diye yalandan yaktılar. 'İBB’nin arabaları yanıyor' dediler. 'İSPARK’ı terör örgütü işletecek' dediler. 'Su faturasını teröristler dağıtacak' dediler.

'Sonra seçim oldu. Bir 1,5 milyon farkla kazandılar. 1 milyon 150 bin fark var. E, güzel işte, hak yerini bulmuş. Yok efendim yine bunu hazmedemediler. Bu sefer bu seçimleri kazanan, İstanbul’u kazandığına göre Türkiye’yi de kazanır diyen birisi; bu kişinin 31 yıl önce aldığı diplomasını iptal etti.' 'Nasıl?' diyor. 'Vallahi öyle. Devlet çağırmış, yatay geçiş yapmış. 31 yıl önce 17 yaşındaki çocuğu çağırmış, 21 yaşında diplomasını vermiş. Cumhurbaşkanı adayı olabilir, bu diplomayı iptal edin deyip iptal ettirdiler.' 'Devlet 31 yıllık mührünü mü inkâr etmiş' diyor şimdi. Adam para getirecek ya. 'Vallahi efendim öyle' diyor, 'uzak durmak lazım' diyor. 'Sonra da bu adamı alıp içeri attılar, 13 aydır içeride tutuyorlar. O yüzden efendim biz Türkiye’ye nasıl para götürelim? Nasıl yatırım yapalım? Ayrıca bu kişiyi içeri almak için gözaltına aldıkları, tutukladıkları bir sürü insanın 30 yıllık, 40 yıllık, 60 yıllık, 80 yıllık dededen babadan kalma şirketlerini alıp çektiler. TMSF’ye verdiler.

Son bir şans verdiler: İftira atarsan ve birazcık daha bize atarsan şirketi geri alırsın. Yoksa satıyoruz buraları dediler. Sonra bir tane muhalif kanal vardı: Tele1. O kanala gittiler. Adamı içeri attılar. Daha iddianamesi yazılmadan kanala el koydular ki kanal kendisinin de değil, oğlunun. Diyor ki: 'Oğlum suçun şahsiliği diye bir şey yok mu bu Türkiye’de?' 'Yok' diyor efendim. 'Olur mu?' diyor. 'Siz ne sandınız? Ondan gidip yatırım yapmayalım diyorum' diyor. 'Nasıl ya?' diyor. 'Babasını suçluyor, oğlunun malına mı çöküyor?' 'Ha' diyor. Şimdi bu adam Türkiye’ye para getirecek. Ve sonunda diyorlar ki haraç mezat bu televizyonları satıyorlar. Ne varsa muhalefetin elinde ona saldırıyorlar.

"Akın Gürlek ağzıyla söylüyor, yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelmiyor"

Ama diyor, ben bir şey okudum diyor. Ne okudun? Yeni bir Adalet Bakanı var diyor. Aklı başında bir adam herhalde. Bak ne yazmış Türkiye’de diyor: 'Yatırımcının Türkiye’ye gelebilmesi için hukuki güvenlik zeminini oluşturmak istiyoruz.' Böyle açıklama yapmış diyor. İktidar değişmiş olabilir mi diyor? Ya da diyor vazgeçmişler, hukuka inanan bir bakan atamış olabilirler mi diyor? Danışmanlar olur diyor. Efendim kusura bakmayın ama diyor, biz o konuyu biliyoruz. O bakan, biraz önce söylediğimiz her türlü hukuksuzluğu yapan o bakan, o bakan efendim' diyor.

Özetle Akın Gürlek ağzıyla söylüyor, yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelmiyor. Bunun sebebi Türkiye’de hukuk güvenliğinin olmamasıdır. Şimdi 31 yıllık diplomayı iptal ettiren kim? Merdan Yanardağ’ın Tele1’ine çöküp satan kim? 80 yıllık şirketi alıp 'son 2 yılda olanlardan dolayı ben bu şirkete çöktüm' diyen kim? Haraç mezat satan kim? Şu suçun şahsiliğini bir yana bırakıp adamın şoförünü alıp tutup 9 ay 'iftira et Ekrem'e' deyip ikna edemeyince iddianame yazmadan salan kim? Vallahi Akın Bey hukuki güvenlik olmamasından şikâyet ediyor ya; bu, tüberküloz basilinin veremden şikâyet etmesi gibi bir şey. Mikrobun hastalıktan şikâyet etmesi gibi bir şey.

"Bu ülke sözde 2 barıştan çok çekti. Bir tanesi imar barışı, ikincisi de Varlık Barışı"

Batmış, bitmiş, tükenmiş bir ekonomiyle maalesef karşı karşıyayız. Faizin bir kara deliğe dönüştüğü bir israf düzeniyle karşı karşıyayız. Ve 'her şeyi ben bilirim' diyen ekonomist Sayın Erdoğan yine çareyi bulmuş, varlık barışı yapacakmış. Bu ülke sözde iki barıştan çok çekti. 2 barıştan. Bir tanesi imar barışı. 8 kere çıkardılar ve dirençsiz yapılar yasal hâle geldi. Depremde bu çürük yapılarda on binlerce insanımızı kaybettik. İkincisi de varlık barışı. Onun da 8’incisini getiriyorlar. Bakın, varlık barışı tamamı Sayın Erdoğan’ın icadı. Ya başbakanken ya yönetimde cumhurbaşkanıyken. 2008, 2013, 2016, 2018, 2019, 2020, 2022… Ne kadar geldi bilinmez. Kim getirdi bilinmez. Bir tek şey söylüyor: 'Nasıl kazandığının önemi yok. Nereden elde ettiğinin önemi yok. Yeter ki parayı getir'.

Bu paralar geliyor. Ve sonra ne oluyor? 7 kez çıkan varlık barışından sonra uyuşturucu baronu Çetin Gören varlık barışından yararlanmış. Demiş ki 'Cumhurbaşkanımız yastık altı döviziniz varsa serbestçe tasarruf edin deyince ona dayanarak Hollanda’daki paramı getirdim ve Türkiye’ye yatırdım.' 2020’de Bataklık Operasyonu’ndan tutuklanmış. Ya da uyuşturucu baronu Nenad Petrak. Varlık barışından yararlanmış. 2023’te Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması lazım. 'Türkiye’den 250 bin dolara daire satın aldım. Türkiye vatandaşı yapıldım. Varlık barışından yararlandım. Ankara Etimesgut’a kütüğüm kaydedildi' demiş. 2023’teki kartel operasyonunda tutuklanmış.

Varlık barışıyla Türkiye’ye sokulan paralar ne oluyor? Bu tip kara paralar Türkiye’de… Hani 14 yaşında çocuk motora biniyor. Gündüzden gidip 'senin tarifine göre şu kadar para vereceksin kuyumcuya'  diyorlar. Vermeyince akşam motorla geçip tarıyorlar. Ertesi gün gündüz tarıyorlar. 3’üncü gün kafaya dayayıp basıyorlar ya. O çocuk diyor ya, o suça itilen çocuk, o çetelerin devşirdiği çocuk… 'Ne olacak?' diyor. 'Millet 14-15 yaşında babasının eline bakıyor. Bizim çete, bilmem kim abi içeride bana bakıyor, dışarıda aileme bakıyor' diyor. Bu paralarla bakıyorlar arkadaşlar. Bu paralarla bakıyorlar. O uyuşturucu paraları, o suçla elde edilen paraları yasallaştırıp içeri getiriyorsun. O Türkiye’deki bütün operasyonunu artık yasal hâle getirdiği o paralar üzerinden yürütüyor. Bunun için bir kez daha Türkiye’ye bu kirli parayı ve Türkiye’nin başını derde sokacak bu parayı getirmeyin.

"190 yıl maaş alsa alamayacağı 18 tapuyu almış birinin parası, nasıl oluyor ak para?"

Mehmet Şimşek 2 yıl önce hayatının en kısa tweetini attı. Ne diyordu? 'Başardık.' Neyi başarmıştık biliyor musunuz? Yıllardır içinde olduğumuz gri listeden çıkmayı başarmıştık. Kimlerle birlikte anılıyorduk? Adını bilmediğiniz, narkoterörün olduğu, uyuşturucunun olduğu, beyaz kadın ticaretinin olduğu, insan kaçakçılığının olduğu ülkelerle anılıyorduk. Kara para aklanan bir ülke hâline gelmiştik. O yüzden gri listedeydik. Aylarca, yıllarca uğraştık. Allah var ya, gittiğimiz her yerde biz de söyledik: 'Türkiye’yi gri listeden çıkarın' diye. Şimdi çıkmış yeni Adalet Bakanı diyor ki 'dün kara parayla mücadelemiz sürecek'.

Bir kere kara paranın tanımına bir bakmak lazım. Suçla elde edilmiş bir para. Nasıl elde edildiği açıklanamayan bir para. Benim aklıma mesela şu geliyor: 190 yıl maaş alsa alamayacağı 18 tapuyu almış birinin parası, nasıl oluyor ak para? Nasıl oluyor ak para? Şirkete çöküp İBB borsasını kurup 'ya satarız ya payımıza alırız' diyenlerin üzerinde tepindikleri para, konuştukları para, onlardan duyduğumuza göre soğuk cüzdanlarla taşınan o para nasıl oluyor ak para da sen nasıl mücadele ediyorsun kara parayla?

Sen operasyon yapacaksın. Dosya gizli olacak. Ama bazı avukatlar, örneğin bir tanesini suçüstü yurt dışına kaçarken yakalattırdık. Bazı avukatlar dosyaya hâkim olacak. Dosyayı koltuğunun altına alacak. Gidecek aileleri bulacak. Ziyarete gidecek cezaevlerine. Diyecek ki 'senin suçlaman bu. Şu ifadeyi verirsen seni çıkaracaklar. Tarifesi de bu kadar.' Bunu söyleyen adamı ben kayda geçireceğim. İhbar edeceğim. Bayrampaşa’da otobüsün üstünden ifşa edeceğim. O telefonları evde bırakacak, ödünç bir arabaya atlayacak, Kepez’den yurt dışına, Yunanistan’a kaçarken jandarmaya yakalanacak. Ve bu adam, bu gizli belgeyi sen nereden buldun sorusuna muhatap olmadan önce ev hapsine konulacak, sonra kıyın kıyın serbest kalacak. Bir başkası yine elinde kâğıtla Murat Kapki’ye gidecek. Kameranın önünde 'bunu imza atarsan savcı bey seni salacak, tarife de şu kadar' diyecek. Sonra siz bu memleketi kara paradan kurtaracaksınız, değil mi? Bu AK Parti’nin kara düzeninin en kara noktası bu adalet sisteminin geldiği noktadır. Kara deliksiniz siz, kara delik. Vicdanı yutan kara deliksiniz siz. İnsafı yutan, adaleti yutan kara deliksiniz.

Biraz önce söyledim: 80 yılda bin 186 maden ruhsatı, son 23 yılda 386 bin maden ruhsatı. Muğla’da ormanların yüzde 70’i, Ordu’da yüzde 74’ü, Giresun’da yüzde 72’si maden ruhsatlarına verilmiş. Ordu Aybastı’da Perşembe Yaylası var. Mahkeme süreci var. Mahkeme… Ordu’nun AK Partilisi, Aybastı’yı seven AK Partili, MHP’li, CHP’li, tüm siyasi partiler, İYİ Partili Aybastı’yı aman bir şey olmasın diye kulağı mahkemede. Mahkeme sürerken dozerleri sokuyorlar oraya, iş makinelerini.

"Esra’nın şahsında bütün çevrecilerin, bütün köylülerin karşısında saygıyla eğiliyorum"

Oysa sit koruma altında. Mahkeme bilirkişi için keşif tarihi vermiş. Keşif tarihinden önce Aybastı’yı basıp orayı kazmaya, ağaçları kesmeye çalışıyorlar. Keşif yapılmadan sahayı madene çevirmeye çalışıyorlar. Peki ne oluyor? Normalde ne olur? Koşar gider avukat. 'Hakim bey, hakim bey' der. 'Siz bilirkişi atadınız, keşif tarihi verdiniz. Bunlar dozerle giriyor.' Hakim ne yapar? Arar. Köylülerin gözü yolda. 'Oo hakim kolluğa talimat verdi, jandarma geliyor bu manyakları durdurmaya' der ya… O jandarma geliyor, köylüye saldırıyor. O jandarma geliyor, köylü engel olmasın diye kesim yapmaya, orayı yıkmaya, kazmaya çalışanlara sahip çıkıyor. Köylüleri durduruyor. Orduluları durduruyor. Aynı şey Muğla Akbelen’de hep beraber yaşadık. Akbelen’de muhtarın kızı diye bilinen Esra Işık 29 yaşında. Sonradan rahmetli olan anneannesine sarılan fotoğrafıyla bildiğimiz Esra Işık. Ağaçlara sarılan Esra Işık. Tek derdi köyünü korumak olan Esra Işık tutuklandı. İzmir’de cezaevine kondu. 29 gün sonra dün böyle elleri kelepçeli getirdiler.

Milas’ta yargıladılar. Tutukluluğuna devam kararı verdiler Esra'nın. Suçu ne? Suçu ne Esra’nın? 'Görevi yaptırmamak için direnme' suçu. Vallahi bu Esra’nın o görevi ki o görevi, o ağaçları kesmekse; o görevi yaptırmamak için direnme suçu işliyorsa, ben Esra’nın şahsında bütün Akbelen köylülerinin, Türkiye’de vahşi madenciliğe karşı direnen bütün çevrecilerin, bütün köylülerin, Karadeniz’deki bu büyük talana karşı çıkan her siyasi görüşten tüm Karadenizlilerin, doğayı, çevreyi seven herkesin karşısında saygıyla eğiliyorum. Bu mücadele bizim mücadelemizdir. Sonuna kadar direneceğiz".

Özgür Özel: “4 Mayıs’ta CHP 81 ildedir, 973 ilçededir. Yolumuz açık olsun, yolun sonu iktidardır”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında, "Bu düzeni değiştirmek için millete bir sandık lazımdır. O sandık için sonuna kadar mücadele edeceğiz. O sandıklara milletle birlikte yorulmadan koşacağız. Oy oy, zarf zarf, sandık sandık kazanacağız. Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir kazanacağız. İnsan insan, umut umut, mücadele mücadele kazanacağız. Biz bu milletin ferasetine ve adaletine güveniyoruz. Onlar iktidarı değiştirecekler. Biz bu ülkenin makus kaderini değiştireceğiz. 4 Mayıs’ta CHP 81 ildedir, 973 ilçededir. Yolunuz açık olsun, yolumuz açık olsun. Yolun sonu iktidardır, yolun sonu selamettir” dedi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM’de partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, şunları kaydetti:

"Bir ülkede adalet olmazsa refah olmaz. Yabancı yatırımcı gelmez, ekonomik kriz bitmez. Ülkede yatırım ortamını, barış ortamını dinamitliyorlar. 19 Mart darbesinin üstünden 406 gün geçti. 86 milyon kaybetti. Bu darbenin ne işçiye ne emekçiye ne emekliye ne çiftçiye ne esnafa bir faydası yok. Kadına da, gence de, memura da faydası yok. Türkiye'yi her alanda geriye götürüyor. Ülkemizi dış tehditlere karşı zayıflatıyor. Fevkalade siyasi olan bu dava, yaprak yaprak dökülüyor. Tel tel dökülüyor. Her gün bir dürüst insan bir iftiracıyı püskürtüyor, bir itirafçıyı mahcup ediyor. Her gün bir doğru, bir yalanı çürütüyor. Geçen hafta İBB Davası’nı gördük, hep beraber izledik. O geçen hafta yaşananlardan sonra artık ortada yandaş basın yok. 10 aydır bu mevzuların üstünde tepinen yandaş kanallar nerede? Alsana arkaya Silivri’deki mahkemeyi, geç önüne, al eline mikrofonu anons çeksene, yollasana muhabirini, yapsana haberini. ‘Bugün Ekrem İmamoğlu'na söylenen suçlar ispatlandı’ diye. Tek bir ispat yok. Ne var biliyor musunuz? ‘Ben öyle gördüm. Ben öyle görmedim. Gördüm yazmışlar, duymuştum. Kimden duyduğumu da unutmuştum. Burada bir şey söyleyemeyeceğim. İfademi geri çekiyorum’.

“Davanın temel taşıyıcı kolonları olan 14 itirafçı, dün itibarıyla ifadelerini geri çekti”

Bakın dün Aziz İhsan Aktaş davası. Duruşmada dün iki gizli tanık dinlendi. Söylediği söz ortada, kimliği gizli. Yüzünü başka yerden yansıtıyorlar, buzluyorlar, sesini değiştiriyorlar. Yani söylediği sözü tekrar etmek için her konfor sağlamış. Gizli tanığın adı Yaprak ve kendisine sorulan soruya şu cevabı veriyor: ‘Anlattıklarım sadece duyduklarımdan ibarettir. Bir şey görmedim. Savcılıkta yazıya döküldü. Altını imzaladım. Başka bildiğim bir şey yoktur.’ Bunun ifadesiyle insanlar tutuklu. Gizli tanık XYZ49QP, savcı hangi psikoloji içindyse o sırada gizli tanığa bu ismi vermiş. Gizli tanık şunu söylüyor dün: ‘Bizzat gördüğüm bir usulsüzlük yoktur. Kulaktan duyduklarımı anlatmıştım.’ Bunlar davanın temel taşıyıcı kolonları. Önce bunların ifadeleriyle tutukluyorlar. Sonra bu ifadeleri doğrulatacak şekilde milleti iftiraya zorluyorlar. İşte iki gizli tanığın bunları söylediği bu davada, 14 itirafçı, dün itibarıyla ifadelerini geri çektiler. Yani siz bunların her birini geçen sene nisan, mayısta, haziranda, temmuzda ‘bir itirafçı daha’ bütün gece oturmuşlar, üstünde tepinmişler o kanalda, bu kanalda. Şimdi bu söylenenlerin hepsi yalan çıkıyor. Bu arkadaşlara soruyorlar, ‘Sen yalan söyledin.’ ‘E ne yapalım? Siyasette yalan olur’ diyor. Siyaseti yapanlar yalan atıyor, yalan attırıyor, iftira attırıyor da sen gazetecisin kardeşim. Biri, ‘Beni de kandırmışlar. Savcılıktan duydum’ diyor. Biri, biraz tepesi atmış; ‘Gelen bilgi notu hala WhatsApp’ta duruyor. Savcıya inanmayacaktım da kime inanacaktım’ diyor.

“Bu yargı çetesi ve talimat aldıkları siyasetçiler, her hukuksuz adımların tek tek not alındığını sakın unutmasınlar”

O yüzden artık bu meseleler bambaşka bir boyuta, bin yıldır söylediğimiz ve büyük kararlılıkla anlattığımız şekilde arkadaşlarımızın haklılığına, bu iktidarın kendinden sonraki iktidara darbe yapma hevesine ve Cumhurbaşkanı'nın kendinden sonraki cumhurbaşkanına engel olma çabasının açıkça ortaya çıkmasına kanıtlanmasına dönüşmüştür. Ateşle oynayan elini yakar. Ateşle oynayan evini yakar. Yargıyla oynayan memleketin geleceğini yakar. Bu yargı çetesi ve talimat aldıkları siyasetçiler, her hukuksuz adımların tek tek not alındığını sakın unutmasınlar. Biz bize yapılan iyiliği de kötülüğü unutmayacağız. Devlet de unutmaz millet de unutmaz. Son yıllarda liyakatsizliklerle elde tuttuğunuz ve mahcup ettiğiniz bu devlet, köklü bir devlettir. Bu topraklarda bin yıllık devlettir. Son Cumhuriyet’i 103 yıllık, kuruluşu Sivas Kongresi'ne dayanan bir devlettir bu devlet.

O yüzden bugün üç beş şaklabanın yaptığı işleri ne devlete ne millete mal etmeyiz ama bu devletin hafızasını da kimse hafife almasın. Bunu da bir kere daha hatırlatırız. Şerefli yargı mensupları ve emniyet mensuplarının da bu hafızaya güvenmelerini, bu hafızanın onların ortaya koydukları tutumu, sonu bazen görevden alma, bazen haksız hainler, bazen tnezili rütbeler olabilir. Ama şunu görmek lazım ki şerefli yargı mensuplarının, emniyet mensuplarının da güvencesi bu devletin hafızasıdır. Bu devletin kurucu CHP’nin bu devlete ihanet etmeyenlere göstereceği vefasıdır.

“İktidar olduğumuzda devri sabık yaratmayacağız”

İktidar olduğumuzda devri sabık yaratmayacağız, AK Parti'ye oy atanı, üye olanı, o dönemde iş bulanı asla suçlamayacağız. İşin buralara varacağını, bu çirkinliklere geleceğini kim bilebilirdi? Ama bu aşamada hala haysiyet cellatlığı yapanları, hala kanunsuz emir verenleri, kanunsuz emre uyanları, cübbesinin olmayan düğmesini eliyle ilikleyip, el pençe divan durup oradan ‘aferin’ bekleyenleri, verdiği kararlarla makam kapanları asla ve asla unutmayacağız. Bu ülkeye demokratik olgunluğu, barışı ve kardeşliği getireceğiz. Yargı çetesini ve hamilerini unutmazken bunların dışında suça bulaşmamış, kötü niyeti olmayan ama bir dönem bu partiyle ilişkisi olmuş herkese de temiz bir sayfa açacağız. Bundan da kimsenin şüphesi olmasın.

“Anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle darbe yapma suçunun dokunulmazlık olarak yorumlamayacağını bildiririz”

‘Bu iktidar kime özeniyor’ derseniz özendiklerinin en başında artık kötü bir taklit gibi duran Brezilya örneği vardır. Brezilya’da diktatör Bolsonaro, rakibini siyasette yenemeyince yargı silahını çekmiştir. Brezilya’da Bolsonaro, karşısında aday olacak olan Lula’yı yolsuzluk suçlamasıyla hapse atmıştır. Suçlama, kumpas kurularak sonradan ispatlanacak bir kumpasla üç tane villayı Lula’nın kendi üstüne geçirme iddiasıdır. Lula’nın kendini, oğlunu ve avukatı hapse atmıştır. Bu tanıdık hikayede, bu hapse atma işlemini gerçekleştiren hakim Moro, bu işlemleri yaptıktan hemen sonra, Bolsonaro tarafından Brezilya Adalet Bakanlığı’na atanmıştır. Bu kadar korkunç bir benzerlik, adeta Brezilya’daki o otoriter rejimin Türkiye’de aynen kopyalanmasının bir sonucudur. Bugün Moro‘nun dokunulmazlık zırhı altında Brezilya’da parlamenter olduğunun altını çizmek isterim. Ancak Türkiye’de hangi dokunulmazlık zırhı altına girerseniz girin, Anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle darbe yapma suçunun asla ve asla dokunulmazlık olarak yorumlamayacağını şimdiden bildiririz.

“Sen yargı görevini bıraktın, yürütmeye geldin. Yürütmenin içine yargı yetkileri yazamazsın”

Bu darbeyi yapanlar, bir yandan da kendilerini aklama paniği içindeler. Haksız zenginleşmeleri, yolsuzluklarını kapatma peşindeler. Bir yandan yeni göreve gelmişler ve geldikleri görevde anayasa tanımaz, yetki sınırlarını tanımaz bir şımarıklık içindeler. Adeta şöyle: Suç işlemiş, sırtı sıvazlanmış, ele avuca sığmaz bir keratayı istediği başka bir tarafa götürüyorsun. ‘Onu da isterim, bunu da isterim’ diyor. Elinde tuttuğu her şeyi de birlikte götürmek istiyor. Şimdi Adalet Bakanlığında, yedi yeni daire başkanlığı kurmaya kalkışmak ve bunları her bir tanesi aslında Cumhurbaşkanlığı 1 No’lu Kararnamesi’nin 39’uncu Maddesi kapsamında Adalet Bakanlığı’nda olmayan, her birisi İçişleri Bakanlığının yetki alanlarına giren bu yerleri kurmaya kalkmak, sözle ‘kurdum’ demek ama bir yanda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin olmaması tut ki olsun ki devletin aklı, zihni, vicdanı, İçişleri Bakanlığı’nın yetkilerinin Adalet Bakanlığı’na alınmasın mahsurları ki Anayasa’da ‘kuvvetler ayrılığı’ yazıyor. Yasama, yürütme, yargı ayrıdır. Sen yargı görevini bıraktın, yürütmeye geldin. Yürütmenin içine yargı yetkileri yazamazsın. Anayasa’da olmayan, İstanbul’da fiilen yaptığın Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı gibi bir görevi kendine ihdas edemezsin.

“Gülistan Doku talimatını vermediğini biliyoruz. Ama o yalancı bilgi notu talimatını bal gibi sen verdin”

Burada tehlikeli ya da çok tehlikeli bir iş yapılmaktadır. Tehlikeli kısım; eski yetkilerini bırakmak istemeyen, en tepe tarafından şımartılmış, ne yaptığını bilmeyen birinin kendi için ve özellikle geçen günlerde olduğu gibi Tunceli’deki Gülistan Doku cinayeti… Orada bir buçuk yıldır -arkadaşlarım defalarca rapor ettiler- pırıl pırıl, gencecik bir savcı var; Tunceli Başsavcısı. Kadın, Cumhuriyet’in yetiştirdiği ve hepimizin gurur duyacağı bir başsavcı çalışıyor. Bir buçuk yıldır kafayı takmış, ‘Gülistan Doku cinayetini çözeceğim’ diyor. Emeklerinin karşılığını bir yerde görüyor, ipin ucunu yakalıyor, cesaretle çekiyor, ‘Sökülsün, nereye giderse gitsin’ diye. O gün Adalet Bakanlığı’dan bilgi notları servis ediliyordu: ‘Bakanımızın talimatıyla oldu.’ Yapma ya? ‘Sayın Bakan’ın kararlılığı sonuç verdi.’ Bak sen. ‘Sayın Bakan ‘Ucu nereye giderse gitsin’’ dedi. Bir de bunu bold ve italik yazmış. ‘...Önceki dönemlerden farklı olarak…’ Kimi suçluyor? Abdülhamid Gül’ü suçluyor.

Daha önceki bütün Adalet Bakanlarını, son 10 yılda görev yapmış olanları suçluyor. ‘’Nereye ucu dokunursa’ talimatını vermiştir.’ Bu haberleri her yerde tak tak çıktı. O bilgi notunu ifşa ettik. Ertesi gün, ‘Talimatı ben vermedim.’ Hangisini vermedin? Gülistan Doku talimatını vermediğini biliyoruz. Ama o yalancı bilgi notu talimatını bal gibi sen verdin. Kimin emrinde çalışıyor o uyuşturucudan bilmem ne olan, eski görevi dezenformasyon olan, yan odada duran yetkisiz yetkili? Bilmiyor muyuz? Bilmiyor mu basın mensupları kim olduğunu, kimin ne yaptığını?

“Erdoğan’dan yüz bulup yapıyorsa kötüdür. Erdoğan buna yol verip bunları yaptırmaya niyetleniyorsa çok daha kötüdür”

Şimdi tehlikeli olan bunun kendine ‘PR yapayım’ derken yetki aşımlarıdır. Buna devlet bir ‘dur’ der, bir akıl ‘dur’ der. Daha tehlikeli olan rejimin bu kullanışlı aparatı yeni bir yetki ve yeni bir fazda konumlandırıyor oluşudur. O zaman çok daha büyük tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu Erdoğan’dan yüz bulup yapıyorsa kötüdür. Erdoğan buna yol verip bunları yaptırmaya niyetleniyorsa o zaman çok daha kötüdür. Ama şu kadarını söyleyelim: Faili meçhul cinayet, en büyük derdimiz. Bunun üstüne savcılarımız, hakimlerimiz gider. Yeter ki gerekli güvenceyi veriniz. İçişleri Bakanlığı’nın kahraman polisleri, emniyet müdürleri ve daire başkanlarının yetki alanları bellidir. Bunlara ‘İçişleri’nde bu işler olmuyor. Ben bunu Adalet Bakanlığı’ndan adli kollukla, şunla-bunla yapacağım’ demek bu ülkedeki herkese hakarettir.

“İçişleri Bakanı’na ve Ankara Valisi’ne söyleyecek bir sözüm yoktur. Görevlerini devlet adamı gibi yapmışlardır”

Bir de bir küçük notum var: Ben normalde burada bu sözümü bitirmeden önce o Ayaş Kaymakamı, düne kadar olanı, böyle batırıp, ezip ezip, sonra da dönüp İçişleri Bakanı’na, Ankara Valisi’ne bir sürü şey söyleyebilirdim. Şimdi söyleyemem. Asla söyleyemem. Çünkü dün Ankara Valisi, o hadsizlik olduğunda ilk o paylaşımı cuma günü kaldırtan, dün yeni hadsizliğe anında müdahale eden Ankara Valisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ankara Valisi gibi çalışmıştır. İçişleri Bakanı kendisinin birçok uygulamasıyla ilgili eleştiri haklarım saklı olmak üzere, Ayaş Kaymakamı’na soruşturma açıp onu tenzili rütbeyle yolladığında bu vakitten sonra benim İçişleri Bakanı’na ve Ankara Valisi’ne söyleyecek bir sözüm yoktur. Görevlerini devlet adamı gibi yapmışlardır. Kendilerini kutluyorum. Doğruya ‘doğru’ demek, yanlışa ‘yanlış’ dediğin günkü sözün ağırlığını korur. Biz neyi eleştiriyorsak; devletle parti ayrımının ortadan kalkmasını eleştiriyoruz. AK Parti bizi icraatta, belediyecilikte, onda, bunda geçiyor da ona mı laf ediyoruz? Ama devleti bir partinin emrine, partiyi bir devletin yönetimine getirmeye kalkarsanız, kaymakamlarınız ilçe başkanlığına soyunursa, valiler il başkanı gibi davranmaya başlarsa işte biz kıyameti orada kopartmaktayız.

“4 Mayıs’ta CHP 81 ildedir, 973 ilçededir”

Yaşadığımız her sorunun hiç şüphesiz tek kaynağı, AK Parti’nin kara düzenidir. Bu düzeni değiştirmek için millete bir sandık lazımdır. O sandık için sonuna kadar mücadele edeceğiz. O sandıklara milletle birlikte yorulmadan koşacağız. Oy oy, zarf zarf, sandık sandık kazanacağız. Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir kazanacağız. İnsan insan, umut umut, mücadele mücadele kazanacağız. Doğudan batıya, kuzeyden güneye tutmadık el, gitmedik köy, varmadık hiçbir yer bırakmadan tüm gönüllere gireceğiz, tüm kulaklara konuşacağız, tüm gözlere bakacağız. Biz bu milletin ferasetine ve adaletine güveniyoruz. Onlar iktidarı değiştirecekler. Biz bu ülkenin makus kaderini değiştireceğiz. Bir kez daha. Yürüyeceğiz dört mevsim yedi bölgeye, yürüyeceğiz günden geceye. Biz Türkiye ittifakıyla, Türkiye’nin bütün demokratlarıyla birlikte kazanacağız. 4 Mayıs’ta CHP 81 ildedir, 973 ilçededir. Yolunuz açık olsun, yolumuz açık olsun. Yolun sonu iktidardır, yolun sonu selamettir”.

 

 

 

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
ÇOK OKUNANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İstanbul Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 970 87 88 | Haber Scripti: CM Bilişim